Değerli İl Başkanlarımız;
Bir partinin teşkilatlanması siyaset yapmasının özüdür. Üretim ekonomisi yerine, üretime ağırlık verecek küresel rekabeti artıracak programları ortaya koyacağı yerde işsizliği arttıran, esnafı ve çiftçiyi çökerten politikaları yürürlüğe koymaktadır. Bugün Türkiye ekonomisinde ne oluyor dediğimizde tespit edeceğimiz temel nokta budur. İthalatı özendiren, ihracatı ve küresel rekabet şartlarını ülkemiz açısından zorlaştıran ve bu nedenle de bütün sanayi sektörlerini çökerten bir siyasal iktidarla karşı karşıyayız. Bütün sektörler bu ülkede yıllardır üretim yapan, yıllardır dünyanın dört bir yanına mal pazarlayan, dünya ile rekabet eden başarılı sanayi kolları Sayın Başbakanın yanlış yönetimiyle teker teker çökmektedir, tasfiye olmaktadır. Firmalar kapanmaktadır, fabrikalar kapanmaktadır, kapasite kullanım oranları düşmektedir. Her şeyden önce ekonomiden sorumlu kamu kuruluşları arasında koordinasyon bozukluğu vardır, koordinasyon yoktur ve tam tersine kamuda ve siyasette yolsuzluğa dayalı, yandaş kayırmaya dayalı bir yönetim anlayışı mevcuttur ve bu görülmektedir. Bu yapısıyla Türkiye ekonomisinin ayağa kalkması ve geleceğe umutla yürüyebilmesi mümkün değildir. Sayın Başbakan ve ekonomi yönetimi krize karşı ciddi bir önlem almamıştır ve Türkiye rekor bir küçülme yaşamıştır. Cumhuriyet tarihinin en yüksek küçülmesi, dünyanın en yüksek küçülmelerinden biri 2009 yılında Türkiye'de yaşanmaktadır. Ekonominin küçülmesi demek ülkemizin yoksullaşması demektir. Halkımızın gelir düzeyinin azalması, işsizliğin artması demektir. Nitekim 2009 yılı aynı zamanda Türkiye'de işsizliğin Cumhuriyet tarihinin en yüksek oranlarına ulaştığını göstermektedir. Dünyanın en büyük işsizliğini yaşatan bu siyasal iktidar, ekonomideki gelişmelere olan kayıtsızlığını devam ettirmektedir. Kapanan işyerleri, protesto edilen senetler, düşen sanayi üretimi yalnız ekonomiyi değil, aynı zamanda toplumsal ve ahlaki yapımızı da olabildiğince bozmaktadır. Bu ülkenin en ulvi değerleri milli hasletleri bu iktidar döneminde tahrip edilmekte yok edilmektedir. Buna rağmen sanayi çökerken, tarım gerilerken, topraklar ekilemez hale dönüşürken, işsizlik dünyanın en yüksek işsizliği haline gelirken; maalesef Başbakan sorun olmadığını söylerken, dün de bir Sayın Bakan uluslar arası kuruluşların Türkiye'nin kredi notunu arttırmış olmasını krizin teğet geçmiş olmasına yorumlamıştır. Uluslararası kuruluşların bir ülkenin kredi notunu niye arttıracağını herkes iyi bilir. Reel sektöre baktığımızda bu ülkenin rekabet kapasitesine baktığımızda sanayiye,tarıma,hizmet sektörüne baktığımızda bu ülkenin ekonomisini yerlerde süründüren adeta imha etmeye yönelmiş bir siyasal iktidar varken uluslar arası kuruluşların kredi notlarıyla,uluslar arası sermayenin kar elde etmek amacıyla girip çıktığı piyasa değerleri üzerinden ekonomiyi değerlendirmek bu ülke adına bakanlık yapan birine ve başbakana yakışmıyor.
Olup bitenlere bakıyoruz, banka,sigorta,borsa,iletişim,kimya,medya,gıda,perakende,lojistik alanları kısmen yada tamamen yabancıların kontrolüne geçmiştir.Enerji,tarım,ilaç,medikal cihaz alanlarında dışa bağımlılık büyük bir hızla artmaktadır.İşte böylesine bir ortamda Türkiye kriz sürecinde kriz zararlarını telafi etmek isteyen fonlar için en karlı ülke haline gelmiştir.İktidar bunu başarı gibi gösterse de işin aslı Türkiye en yüksek reel faiz ve borsa kazançları vererek sömürülen bir ülke durumuna düşürülmüştür.Brezilya gibi bize benzer özellikleri olan diğer ülkeler anormal rantlara karşı önlemler alırken bizde başbakan ve hükümet Türkiye'nin soyulmasına resmen seyirci kalmaktadır ve ortaya ciddi bir politika koyamamaktadır.Kriz sürecinde ve krizden sonra bu ülke ekonomisinin nasıl yapılanması gerektiği ile ilgili hiçbir vizyon ortaya koyamayan bir siyasal iktidar vardır.Bu haliyle Türk ekonomisi işgal altına sürüklenmektedir ve sayın başbakan Türkiye'yi Dubai'ye çevirmeye çalışmaktadır.Ekonomisi iflas eden ve yabancı ülkelerin kontrolü altına giren ve tamamıyla teslim olmuş bir ekonomiyi ifade eden Dubai'yi vaktiyle sayın başbakan örnek diye göstermiştir ve şimdi görünen odur ki sayın başbakan uygulamış olduğu bu yanlış ekonomik politikalarla Türkiye'yi Dubai'ye çevirecektir. Eğer iş başında yeterli süre kalırsa... Ama bu ülkeye düşen, bu ülkenin basiret sahibi, ülkenin geleceği hakkında endişe duyan insanlarına düşünse başbakanı ve hükümetini bir an önce uzaklaştırmaktır. Türkiye gittikçe fakirleşmekte, geçmişten gelen tasarruflarını kullanmaktadır. İktidar bir taraftan geleceğin kaynaklarına borçlanarak bugüne çekmek suretiyle bu ülkenin hem geçmişini hem geleceğini yiyorlar ama halkımız da ayakta kalabilmek için geçmişten gelen tasarruflarını harcamaktadır. Son rakamlarına göre Anadolu'dan 200 tona yakın altın İstanbul'a satılmış burada hurda altına dönüştürülerek ihraç edilmiştir. Türkiye geçmiş tasarruflarıyla birlikte geçmişini ve geleceğini tüketmektedir. Türkiye'de ekonomik durumdan memnun tek kesim ise yolsuzluk ve iltimas yolları ile iktidarın kolladığı şişirdiği yandaş bir azınlıktır.
Ama bu ülkenin ekonomisi bugün içinde iyi değildir. Gelecek için iyi sinyaller vermediği Başbakan ve hükümeti görevde kaldığı sürece bu ülkenin 2010 yılının da, 2011 yılının da, 2012 yılın da, kayıp yıllar olduğu kendileri tarafından açıklanmıştır. Orta vadeli programda vurguladılar: 2012 yılına kadar görevde kaldıkları sürece ülke ekonomisinin gelişmeyeceğini, ilan ettiler. Ekonomi rakamlarının yerlerde sürüneceğini, 2012 yılına kadar açıkça ilan etmiş bir hükümet var. 2012 yılına kadar kendileri görevde kaldıklar takdirde, dünyadaki en fazla işsizin Türkiye'de olacağını açıkça orta vadeli programda ilan etmiş bir hükümet var. Onun için Türkiye Partisine büyük görevler düşüyor, Türkiye Partisine büyük sorumluluklar düşmektedir. Bu ülkenin menfaatleri için dünyaya Türkiye' den bakan bir siyasi anlayışın iktidara gelmesi için çaba harcamak tüm il başkanlarımızın ve Türkiye Partisi çalışanlarının temel görevidir, rolüdür. Sorun sadece ekonomi değildir. Siyasi duruma baktığımızda da benzer şeyler söyleyebiliriz. Hoşgörü ve demokratik anlayıştan yoksun bir şekilde, siyasi kamplara ayrılmış durumda bulunan Türkiye' de tüm değerler gitmiş, dışarıdan kontrol edilen ve yönlendirilen bir değişim ve dönüşüm başlatılmıştır. Nasıl mevcut iktidarın elinde Türk ekonomisi dış dünyanın ihtiyaçlarına uygun bir şekilde yapılandırılmaktaysa, aynı şekilde ülkenin siyasi yapısı, iç politika konuları, dış politika konuları da, dış güçlerin ihtiyaçlarına uygun bir şekilde mevcut iktidar tarafından, başbakan tarafından yapılandırılmaktadır ve şekillendirilmektedir. Hem ekonomik gidişat itibariyle hem de bu siyasi gidiş itibariyle maalesef Türkiye'nin menfaatinin gözetilmeyeceği de açıktır. Ülkemizin içinde bulunduğu sosyo- psikolojik duruma baktığımızda da aynı şeyi söyleyebiliriz. Kafaların karıştırıldığı, tüm cumhuriyet ve geleneksel değerlerimizin yitirildiği bir Türkiye maalesef bağımsız olmaktan, özgüveninden yoksun hale getirilmektedir. Endişeleri, kaygıları, derinleştiren bir siyasi iktidar anlayışı vardır. Bu ülkede bir taraftan vatandaşlarımız arasında kaygıyı, endişeleri derinleştiren bir siyasi iktidar aynı şekilde Türkiye'nin adeta şuurunu yok edercesine, bir kaos ortamına sürüklemektedir ve Türkiye'yi dışarıdan etkilerle yönlendirilmeye ve yönetilmeye hazır hale getirmektedir. Bir siyasal iktidarın görevi iş başına geldiği günden itibaren o ülkenin ve o ülkenin insanının menfaatlerini, çıkarlarını korumak ve kollamaktır. Ancak Türkiye' de mevcut iktidarın elinde süreç Türkiye'nin menfaatleri için işlememektedir. Her ay bir kez Amerika Birleşik Devletleri ziyareti yapan bir Sayın Başbakan maalesef Türkiye' ye dünyanın gözünden bakmaktadır. Dışarıdan bakarak Türkiye'yi algılamaya, yönlendirmeye, yönetmeye çalışmak bu ülkede yaşayan 72 milyon insanın menfaatlerine, bu ülkenin geleceğine uygun düşmez. Bu ülke, bu ülkenin bakış açısıyla yönetilmelidir. Türkiye Partisi' de bu ülkeyi Türkiye'yi Türkiye'ye göre, kendi insanımızın çıkarlarına göre, kendi milli ölçülerimizle, menfaatlerimize göre, yönetmeye talip bir siyasi partidir, bir harekettir. Onun için dünyanın merkezine, amblemimizde Türkiye'yi koyduk. Biz dünyaya Türkiye'den bakıyoruz. İl teşkilatlarımız yaygın bir şekilde faaliyetlerini sürdürmektedirler.
Medya Türkiye Partisini görmemeye çalışmaktadır. Ulusal medya, televizyonlar ve gazeteler muhtemeldir ki siyasal iktidarın baskısıyla, Türkiye Partisini görmemek için özel bir gayret sarf ediyorlar ama güneş balçıkla sıvanmaz! Türkiye Partisi vardır ve güçlüdür. Bugün mecliste temsil edilen siyasal partilerin yapamadığı coşkunlukta kalabalıkları bir araya getirerek, Türkiye Partisi mitingler ve açılışlar yapmaktadır. Samsun' da yerel seçim ortamında, mart seçimlerinde bile partilerin yapamadığı mitingi Cumhuriyet Meydanındaki coşkulu kalabalıkla 15 bin kişilik katılımla Türkiye Partisi gerçekleştirmiştir. Türkiye Partisi, Sivas tarihinin en büyük konvoyuyla Sivas' a girmiştir ve coşkulu bir kalabalıkla parti binasının açılışını yapmıştır ve 34 bin nüfuslu Sinop' da 5 binin üzerindeki coşkulu vatandaşlarımızla Sinop İl Binamızın açılış için bir araya gelmiştir. Bu coşkulu kalabalığın heyecanı, duyguları, düşünceleri, Türkiye Partisine olan güvenin bir göstergesidir. Ama kamu gücünü siyasi maksatlarla kullanan siyasi bir iktidarın varlığında ve Türkiye Partisinin gücünün yarattığı endişelerle hiçbir ulusal medyada bizim coşkulu ve kalabalık Sinop açılışımızla ilgili tek bir cümleye rastlamadım. Şimdi soruyoruz basın özgür mü? Türkiye de özgür basın var mı? Başbakan ve hükümetin bu ülkede herkesi dinlettiğine dair bir inanç varken, basında özgürleşebilme imkânından mahrumdur ve ben açıkça söylüyorum, tek bir basın mensubu var mı basın özgürdür diyen, varsa böyle biri çıksın desin ki: Hayır, Türkiye Partisi ve Genel Başkanı bu konuda yanılıyor, Türkiye' de basın özgürdür, desin. Ben tersini iddia ediyorum. Türkiye' de özgür basın yoktur. Özgür basınında olmadığı bir ortamda da demokrasinin standardı yerlerde sürünüyor demektir. Eğer özgür basın varsa Samsun Mitingi, Sivas çıkarması, Sinop açılışı, haber değeri olan hadiselerdir. Türkiye' de yeni bir dönem başlıyor. Bu yeni dönemi Türkiye Partisi başlatıyor, siyasette yenilenmeyi başlatıyor. Yeni Siyaset Anlayışını yerleştirmeye çalışıyoruz ve halkın desteğiyle, dalga dalga siyaset yeniden şekilleniyor. TÜRKİYE PARTİSİ GELİYOR! BASIN GÖRSEDE GÖRMESEDE TÜRKİYE PARTİSİ GELİYOR! Ama ileride biz soracağız. Neden aylarca Türkiye Partisini görmemiştiniz? O zaman tüm ulusal medya mahkûm olacaktır, tüm köşe yazarları mahkûm olacaktır. Yalandan bir takım senaryolar icat etmeye çalışarak, halkın doğru bilgilendirme hakkını gasp ederek siyaset olmaz. Lütfen basın, halkın doğru bilgilendirilme hakkını gasp etmesin ve özgürlüğünden vazgeçmesin. Basın, endişelerimiz var diyorsa. Şunu bilsinler ki: Kendisine saygısı olmayana, kimse saygı göstermez. Basını yönetir ve yönlendirir. Onun için herkes kendisine olan saygıyı gösterecek. Ben açıkça ilan ediyorum; Türkiye Partisinin her ferdi ülkesine olan saygıyla, her türlü zorlukla medyanın suskunluğuna rağmen, bu siyasi hareketi iktidara taşıyıncaya kadar mücadele edecektir.
Yolunuz açık olsun...