Ana sayfam yap | Sık kullanılanlara ekle| E-Yönetim
Türkiye Partisi
11. Olağan İl Başkanları Toplantısı Basın Açıklaması
Basın açıklaması tarihi: 25/09/2010

 

11. OLAĞAN İL BAŞKANLARI TOPLANTISI BASIN AÇIKLAMASI

 

Her bir yandan gelen değerli İl Başkanlarımız, değerli Basın Mensuplarımız, Türkiye Partisi'nin olağan olarak gerçekleştirmiş olduğu 11. İl Başkanlığı Toplantımıza hoşgeldiniz, onur verdiniz.

Akışla ilgili bilgi vermek istiyorum. Önce İstiklal Marşımız, saygı duruşumuz ve İstiklal Marşımız, daha sonra Türkiye Partisi Genel Başkanımız Sayın Abdüllatif Şener Bey'in basına açık olarak yapılacak olan bölümdeki basına hitabı, daha sonra referandum sonrası muhtemel siyasi gelişmeleri değerlendireceğiz. Bir öğle yemeği arası vereceğiz, daha sonra teşkilat bilgi/bölge toplantılarının yapılması, bölgesel mitinglerin yapılması, İl Başkanlarının konuşmaları (...) ve genel değerlendirme ile kapanışımız. Şimdi hepinizi saygı duruşuna ve İstiklal Marşı'na davet ediyorum.

(Saygı duruşunda bulunulur ve ardından İstiklal Marşı söylenir)

 

Abdüllatif Şener'in konuşması:

Saygıdeğer Genel Başkan Yardımcılarımız, Merkez Karar Yönetim Kurulu Üyelerimiz, Merkez Disiplin Kurulu Üyelerimiz, saygıdeğer İl Başkanlarımız, sayın davetliler ve değerli basın mensupları hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum. Bugün 25 Eylül 2010, Türkiye Partisi'nin 11. İl Başkanları Toplantımızı yapıyoruz. Bu toplantımızın herşeyden önce partimize, ülkemize ve insanlığa hayırlı uğurlu olmasını diliyoruz.

Bildiğiniz gibi Türkiye Partisi 2009 yılının Mayıs ayında kuruldu, kurulduğu günden itibaren yoğun bir şekilde teşkilatlanmalarını tamamladı ve artık Türkiye'nin her tarafında varolan seçimlere girme hakkı bulunan ve her an seçim yapılacak gibi yoğun bir çalışma temposu içerisinde geleceğe emin ve kararlı adımlarla yürüyen bir siyasi partidir. Diğer partilerden farklı olarak Türkiye'deki tüm mevcut partilerin soğuk savaş dönemine özgü siyaset geleneğini günümüz Türkiye'sine taşımaları ve geleceğin Türkiye'sine dayatmaya çalışmalarına rağmen Türkiye Partisi bu eski siyaset biçiminin ülkeye fayda vermeyeceğini, Türkiye'ye zarar vereceğini ısrarla söyleyen siyaset anlayışını, siyaset tarzını topyekün değiştirmek ve dönüştürmek maksadıyla kurulmuş yeni siyaset tarzını Türkiye'ye kazandırmak, inşa etmek amacıyla kurulmuş bir siyasi partidir. Bu anlayış doğrultusunda Türkiye Partisi sevdalıları biraraya gelmişlerdir, omuz omuza vermişlerdir, 73 milyon insanımızı kucaklayarak bu ülkenin güçlü olması için, bu ülkedeki sorunların çözümlenmesi için ve geleceğe mutlu ve huzurlu adımlarla yürüyebilmek için Türkiye Partisi çatısı altında çalışmalarımızı sürdürmekteyiz. Türkiye Partisi kurulduğu günden bugüne kadarki sürenin içerisinde en önemli hadiselerden biri, bildiğiniz gibi 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan anayasa paketiyle ilgili halk oylamasıdır. 12 Eylül 2010 tarihinde 26 maddelik bir anayasa pakedi TBMM'ndeki oylamalar sırasında yeterli oy alamadığı için referanduma sunulmuştur. Bu anayasa değişikliği konusunda halk kararını vermiştir. Netice itibariyle %58 evet oyuna karşılık, %42 hayır oyu çıkmıştır. Bu referandumu, yürütülen kampanyayı, bu kampanya ve referandum nedeniyle halkın beklenti ve taleplerinin ne olduğunu, siyasi partilerin takındıkları tavırlarla referandum sonrasında nasıl bir konuma yerleştiklerini iyi değerlendirmek lazım. Referandum sonuçlarını iyi okuyamayanlar, geleceğe, Türkiye'nin ihtiyaçlarına uygun bir şekilde devam edemezler. Bu bakımdan bu İl Başkanları toplantımızda biz de referandum sonuçlarını değerlendirmeyi öncelikli bir konu olarak ele aldık. Herşeyden önce konunun iktidar partisi açısından değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. İktidarda bulunan AK Parti ve Başbakan bize göre yanlış ve başarısız bir kampanya yürütmüştür. Başarı sadece sonuç almak değildir. Başarı, doğru iş yapmaktır, ülkeye faydalı olmaktır. Ancak, yanlış ve başarısız bir kampanya yürüttüğünüz taktirde, bu kampanya sonrasında ülkeye zarar verirsiniz, ülke insanına zarar verirsiniz. Nitekim iktidarın kampanya süresince takınmış olduğu tavır, ele aldığı konular, konuşma üslubu, ötekileştirme çabaları ülkemize zarar vermiştir. Diğer taraftan referandum kampanyasını bir seçim provasına çevirmiştir Sayın Başbakan ve bize göre bu yanlış tarz nedeniyle sürdürülen kampanya hayır oylarının artmasına yol açmıştır. Eğer böylesine gerginliğe dayalı, ötekileştirmeye dayalı bir kampanya sürdürülmeseydi, makul ve mantıklı zeminde anayasa paketiyle ilgili görüşlerini partiler ifade etmiş olsaydı evet oylarının çok daha fazla çıkma ihtimali olabilirdi. Ama maalesef Başbakan ve iktidar partisi gerilim siyaseti izlemiştir, ülkeyi biz ve onlar diye ikiye bölmek için adeta çaba harcamıştır. Kampanya boyunca konular, üslup çirkinleşmiştir ve böyle bir üslup bu ülkede yaşayan herkesi rahatsız etmiştir. Defalarca söylediğimiz gibi siyaset toplumsal kültür oluşturur. Siyaset konuştukça insanların duyguları, düşünceleri, meydana gelen olayları yorumlama biçimleri değişime uğrar, dönüşüme uğrar. Bu niteliği nedeniyle de siyaset sürekli toplumsal kültürü yeniden, tekrar ve tekrar üretmektedir. Eğer siyaset yanlış konuşursa, siyaset yanlış zeminde yapılırsa, siyaset gerginliği, kini, nefreti besleyecek şekilde sürdürülürse toplum da bu uslüptan, bu siyaset tarzından etkilenir ve şiddet bir kültür haline dönüşür. Şiddet insanların bir davranışı haline gelir(?) ve bu niteliği sonrasında da demokratik, medeni bir topluma yakışmayan görüntüler ve tepkiler ortaya çıkar. Eğer bir ülkenin başbakanı sabahtan akşama kadar bütün kanallarda ekranları adeta tamamıyla kapatıyor ve şiddeti özendirecek hoşuna gitmeyen, istemediği şeyleri söyleyen, istemediği düşüncelere ve yaşam biçimine sahip insanlara nasıl tepki gösterileceğini, şiddet üslubu içerisinde anlatmaya kalkarsa bu toplumda zaman zaman gördüğümüz olumsuz hadiselerin kaynağı haline dönüşür. Nitekim yaşanan hadiseler de budur. Bakın günlerdir Türkiye "ne oluyor acaba?" diye soruyor, "acaba mahalle baskısı mı yaygınlaşmaya mı başladı, mahalle baskılarını mı yaşıyoruz?" demeye başlamıştır. Tophane'de yaşanan gerginlik üzerine gerçekten herkes yorumlar yapmaktadır. Basının ana gündem maddesidir, sadece İstanbul'da değil, Türkiye'nin her tarafında aklı selim sahibi herkes bu ülkede barışın, huzurun varolmasını isteyen, devam etmesini isteyen herkes bu olayları sorguluyor ve tartışıyor, "Tophane'de yaşananlar neyin nesidir? Neyin ifadesidir? Burada gösterilen acaba farklı yaşam biçimlerinin birbirine tahammül edememesi midir? Bir mahalle baskısı mıdır acaba?" sorusunu sormaktadır, çok farklı boyutlar işin içine girmektedir. Farklı yorumlar ve değerlendirmeler işin içine girmektedir. Sayın Başbakan da yapmış olduğu konuşmasında "yaşam tarzının teminatı benim" diyor ama her zaman olduğu gibi ne yapıyorsa tersini söylüyor Başbakan. Ne yapıyor, hangi sonuca yol açıyorsa onun üzerini örtmek için hep tersini söylüyor. Kendisinde olmayan ne kadar sıfat varsa onu sayıyor ne kadar yaptığı iş varsa onu tersten okumaya çalışıyor konuşurken. Maalesef ve maalesef başta Tophane'de yaşanan olaylar olmak üzere toplumda yaşanan bütün olayların, tepkilerin üzerinde  siyasetin, üslubunun gölgesi vardır. Siyaset, şiddeti özendirecek konuşmaları yaptığı sürece, siyaset hoşuna gitmeyen sonuçlar ortaya çıktığında, hoşuna gitmeyen eleştirileri işittiğinde bunu zorla, baskıyla, hatta iktidar açısından düşünürseniz bunu zaman zaman kamu gücünü kullanarak bastırmaya çalışırsa bu, insanların davranışlarını da etkiler. Maalesef Tophane'de yaşananların bir numaralı sorumlusu mevcut iktidardır, başbakandır, şiddeti içeren ve düşündüğü gibi düşünmeyen, konuştuğu gibi konuşmayan ve istediği gibi davranmayanlara baskı ve şiddeti içerecek şekilde önünü kesmeye yönelik davranışları nedeniyle. Eğer siz, bir ülkenin başbakanı olarak sizin gibi düşünmeyenleri zorla, azarlayarak, tehditle bastırmaya çalışırsanız, toplumda da birilerinin istemediği bazı hadiseler ortaya çıktığı zaman o birileri, diğerlerini aynı yöntemlerle bastırır. Onun için bir ülkenin başbakanının da bir ülkenin siyasi partilerinin genel başkanları da, sözcüleri de herşeyden önce şunu bilmeli ve anlamalıdır ki yaptıkları her konuşma, kullandıkları her kelime toplumda karşılık bulmaktadır. İnsanların algılarını, davranışlarını ve hareket biçimlerini belirlemektedir.  Bu bakımdan, referandum boyunca, kampanya boyunca kullanılan çirkin sözlerin, kaba ve hoyrat ifadelerin, karşılıklı tehditlerin bu ülkeye zarar vermediğini kimse söyleyemez. Evet, zarar vermiştir. İktidar partisi ülkeye zarar veren bir kampanya yürütmüştür, ayrıştırıcı bu kampanya nedeniyle de istediği doğrultuda oyların daha fazla çıkmasını engellemiştir ve topluma da kötü örnek olmuştur. Toplumda ayrıma ve baskıya örnek teşkil edecek bir tutum sergilemiştir. Onun için başta başbakan olmak üzere tüm siyasileri yaptıklarını ve konuştuklarını tekrar gözden geçirmeye davet ediyoruz. Ancak şunu söyleyelim, iktidarın kampanya boyunca sürdürmüş olduğu üslup sadece şiddeti özendirmemiştir aynı zamanda bu uslüp kaba ve çirkin kelimeler ve cümlelerle çocuklarımızın dilini ve huyunu da bozmuştur. Her ana baba çocuğunu daha iyi yetiştirmek için çaba harcar, ahlaklı bir insan olsun diye üzerine titrer, güzel konuşsun, güzel düşünsün, arkadaşlarıyla güzel ilişkiler kursun, sosyal ortamlarda renklensin, canlansın ve güzelleşsin ister ve ömrünü harcar çocuklarını iyi yetiştirmek için. Ancak o ülkenin başbakanı, siyasi partilerinin genel başkanları odaların içine girerek, evlerin içine kadar nüfuz ederek, ekranların içinden çirkin ve kaba sözler söylemeye devam ederlerse güzel yetiştirmeye çalıştığımız çocukların ahlakını, dışarıdan odamıza girerek birileri bozuyor demektir. O birileri kim? Suçlu kim? Suçlunun ayağa kalkması lazım. Suçlu başbakandır. (Alkış sesleri yükselir) Kaba ve hoyrat cümlelerle, ifadelerle siyaset yapanlardır. Zaman zaman başbakan herkesi şaşırtacak şekilde genel olarak yapmış olduklarının ve genel konuşmalarının dışında ifadeler de kullanıyor. O kullandığı ifadeler veya sürekli önüne yazılıp konulan metinlerde satır aralarında karşımıza çıkıyor veya kendisi söylüyor, bilemiyoruz. Ama bu ifadeler kalıcı olmadığı takdirde bir siyaset tarzı olarak kendisi tarafından sürdürülebilir bir nitelik kazanmadığı sürece hiçbir değeri ve anlamı olamaz. Sürekli kaba hoyrat  cümlelerle, saldırgan üsluplarla dünyanın lafını söyledikten sonra arada bir "%42'nin vatanperverlikle hayır demiştir" demenin hiçbir değeri yoktur. Bunun değer ifade edebilmesi için bu cümleleri söyleyen kişilerin ve siyasetçilerin bunu içselleştirmiş olması lazım, gönlüne yazmış olması lazım, yapmış olduğu tüm saiyaseti ve konuşmaları bu duyarlılık çerçevesinde yapmış olması lazım. Bunu görmediğiniz zaman aradabir satır arası geçen cümlelerin, kelimelerin hiçbir değeri, anlamı olmaz ve daha önceki tavırların ve konuşmaların toplum üzerinde oluşturduğu etki asla ortadan kalkmaz. Evet, her gün bu ülkenin çocuklarına kötülük yapan, ülkede şiddeti, kaba ve hoyrat tepkileri özendiren ne başbakan istiyoruz ne de siyasi parti genel başkanı istiyoruz (tekrar alkış sesleri yükselir). Biz temiz, nezih siyaset istiyoruz. Sevgi, dostluk, kardeşliği arttıran, besleyen bir siyaset istiyoruz. Elbette eleştiri de varolacaktır, siyaset eleştirisiz olmaz ama kabalığı kültür haline dönüştüren, diğer taraftan kini, nefreti derinleştiren bir üslubu biz demokratik, siyasi bir eleştiri olarak kabul etmiyoruz. Eleştiri, toplumun hakkını korumak için siyasetçinin yapması gereken işlerden biridir. Vazgeçemeyeceği bir iştir. Eleştirisiz olmaz ama eleştirinin doğruyu ortaya çıkartmak gibi bit görevi vardır. Bunu sağlamaya çalışacak siyasetçi, düzgün üslupla eleştirisini yapacak. Zaman zaman rakiplerini acıtacak biçimde de eleştiri yapılabilir, bu da demokratik toplumun gerekliliklerindendir ama bizdeki siyasetin, eleştiri hakkını kullanması ne demokratik siyasetin gereklilikleriyle bağdaşabilecek niteliktedir, ne de yalın eleştiri hakkını kullanmayla bağlantılıdır. Doğrudan doğruya soğuk savaş taktiklerinin bir amacı haline dönmüştür eleştiri, mevcut siyasetin elinde, başbakanın, diğer partilerin liderlerinin ve sözcülerinin elinde. Türkiye bugünleri geçmelidir ve geride bırakmalıdır ayrıca eğer halkı yandaşlar ve ötekiler haline getirirseniz bu da yanlış olur. Şu anda mevcut partilerin yapmaya çalıştıkları bu, iktidar partisi bir tarafa çekiyor halkı, CHPbir tarafa çekiyor, MHP bir tarafa çekiyor, BDP bir tarafa çekiyor,  zannedersiniz ki mecliste grubu bulunan 4 siyasi parti, ülkeyi parçalamak için her biri bir yanından tutmuş memleketi bi tarafa doğru çekiyor. Böyle bir siyaset biçimi olamaz. Makulu ve doğruyu aramak siyasetin biçimi olabilir. Evet bu referandum nedeniyle iktidar açısından söyleyebileceğimiz bir başka nokta ise b u referandumda harcanan paralardır. Aman Allahım ne kadar çok para harcanmıştır biliyor musunuz? Boy boy, tam sayfa ilanlar ve Türkiye'nin her tarafında, bütün billboardlarda bir ay boyunca reklamlar, billboard afişleri, her bir mitingin, 50-100 bin liraya mal olduğunu da hesap edecek olursanız, her ildeki minibüslerin, yapılan çalışmaların her birinin onbinlerce liralık masraflar gerektirdiğini bilecek olursanız ne korkunç ne büyük bütçelerin, paraların harcandığını, biraraya gelsek hesabını zor yapacağımız bir rakamdan bahsettiğimizi anlarsınız. "Bu harcamaların kaynağı nerede? Bu kaynağı meçhul harcamalar neyin nesidir?" diye sorduğunuzda iktidar partisi sözcüleri, "işte biz hazineden şu kadar para alıyoruz, bu kadar harcama yaptık" gibi açıklamalar yapmışlardır ama verdikleri rakamlar hiç kimseyi tatmin etmemiştir. Hiç kimseyi! Bu yapılan harcamaların tamamını iktidar partisi bütçeleştirmiş midir, bütçeleştirmemiş midir? İktidar partisi bunun hesabını vermek zorundadır. Saadece yapılan harcamaların bir kısmını parti giderleriyle karşılayıp "bunun kaynağı nedir? Bu harcamaların kaynağı nedir?" diye sorulduğunda da sadece parti bütçesinden harcananları söylemekle geçiştiremez. İktidar partisi bunu böyle geçiştiremez. Parti bütçesindenn geçiş göstermediğin harcamalar var, bu kampanya devasa boyutlara ulaşmıştır. Parti sözcülerinin yapmış olduğu açıklamalar, tüm kampanya boyunca yapılan bütün harcamaları anlatmaya kifayet etmemektedir. Bunu birilerinin de incelemesi lazım. Türkiye bir hukuk devletidir, kurallar vardır, kurumlar vardır. Kurumların görevini yapması, kuralların da işler halde olması gerekmektedir. Bu birinci nokta ama ikinci bir nokta daha var, bu kadar büyük bir harcama, korkunç bir israf bu ülkeye sadece belli bir büyük paranın harcanması olarak değerlendirilecek bir konu değildir. Kaynaklar kıttır, ekonomide bildiğimiz bir şey vardır; kaynaklar kıttır ve ihtiyaçlar sonsuzdur. Bu ülke dünyanın en fazla işsize sahip ülkesidir. İşsizlikte dünya rekoru kırmış bir ülkeyiz, Türkiye'nin konumu budur. Bu devasa paralarla yeni projeler, yeni yatırımlar, yeni istihdam alanları açılabilir, bu ülkede binlerce insanımız işsizlikten kurtulabilirdi. Kaynak kullanımında da bir tersliğin ortaya çıktığını görürüz. Batı ülkelerinde de referandumlar var, hiç Batı ülkelerinde bu kadar masraflı referandum gören var mı? Avrupa'da, zaman zaman Avrupa'nın değişik ülkelerinde referandumlar yapılır. Bizdeki masrafların binde birini oradaki hiçbir ülke yapmaz. Peki bu Avrupa ülkeleri mi daha zengindir yoksa Türkiye mi daha zengin? Almanya'nın milli geliri 3-3,5 milyon dolardır, Türkiye'nin milli geliri 600.000 dolar. Milli geliri Türkiye'den 5-6 katı daha fazla. 5-6 kat daha zengin bir ülke bize göre. O kadar zenginliğe rağmen neden bu kadar büyük masrafları var referandum orda veya diğer Avrupa ülkelerinde görmezsiniz? Burada bir terslik, bir yanlışlık var. Asıl terslik ve yanlışlık nerde biliyor musunuz? Dünyanın hiçbir ülkesinde devlet taraf olmaz. Devlet tarafsız olur. Bu referandumda devlet taraf olmuştur, yanlış yapmıştır. Devletin araçları, gereçleri, otomobilleri, uçakları, personeli, devletin gücü kullanılmıştır. Personel denilince valisi, kaymakamı...Siz gördüklerinizi söylüyorsunuz. Valiyi gören valisi diyor, kaymakamı gören kaymakamı diyor. Başhekimini gören başhekimi diyor. Ama ben genel söylüyorum. Araçlar, gereçler, uçaklar, devlet personeli ve tüm devlet kaynakları kullanılarak ve devlet taraf olmuştur, taraf olarak girmiştir bu referanduma. Halbuki referandumlarda devletin böyle bir görevi, böyle bir rolü yoktur.Vatandaşı objektif olarak bilgilendirir. Bir bilgi broşürü ortaya çıkar. Bunu isteyen vatandaşlarımız alır okur, kendi aklınca düşünür ve gider kararını verir. Demek ki tam demokratik bir ülke olabilmemiz için almamız gereken mesafeler var. Bir paketin içinin demokratik olması yetmez. Usulün de demokratik olması lazım. Usulde yapılan hata esası da bozar. O bakımdan iktidar açısından söyleyebileceğimiz çok olumsuz nokta var. Ama muhalefet açısından da söylenecekler var. Hayırcı muhalefet açısından söyleyeceğimiz şey şudur: İktidarın her yaptığına hayır derseniz onun adı muhalefet olmaz. Madem ki bu sevmediğin parti, genel başkan yapmıştır ne yaparsa yapsın ben hayır derim diyerek siyaset yapılmaz. Maalesef iş bu noktaya gelmiştir. Ben yaparsam aynı şeyi iyidir, diğer parti yaparsa kötüdür. Olmaz.Yapılan şeye bakacaksın, inceleyeceksin. İncelediğin zaman bu fena değil, makuldür dersen o makuliyete göre ders vermelisin. Burada yanlışlık var, ülkeye bu zarar verir dersen sonuna kadar da mücadele edersin. Yine yanlış olduğunu anlatırsın. Amam maalesef referandum boyunca liderlerin konuşmalarında hiçbir vatandaş bu pakete niye evet, niye hayır denileceğini anlamamıştır. Çünkü paketi konuşmamışlardır. Bunun yerine paketi konuşuyorum derken de içinde olmayanları saptırmışlardır. Başbakan demiştir ki 12 Eylül anayasasını değiştiriyoruz. 12 Eylül'e hayır diyorsanız buna evet demeniz lazım. 12 Eylül'e karşı mısınız, değilmisiniz? Bu paketle hemen anayasa tartışmaları başladı. Biz ne dedik: Bu paket kabul edilse bile Türkiye'nin anayasası mevcut 12 Eylül anayasası olmaya devam edecektir dedik. Başbakan da, diğer tüm partilerin sözcüleri de bizim söylediğimizi referandumdan sonra söylüyorlar. Hepsi ilan ettiler. Bu pakete rağmen bu anayasa 12 Eylül anayasasıdır. Onun için topyekün değiştirilmesi lazım. Başbakan diyor ki, herkes hazırlığını yapsın. Seçimden sonra bunu değiştirelim diyor. Sanki seçimden sonra kendisi orda kalacak gibi. Ama burada asıl hatayı hayır kampanyası sürdüren muhalefetin yaptığını da görmek lazım. Neden? Çünkü muhalefet partileri hayır kampanyası yaparken iktidarla hesaplaşmanın zeminini yanlış seçmişlerdir. Haklı çıkamayacakları bir zeminde rekabet etmişlerdir. Haklı çıkamayacakları bir zeminde hesaplaşmaya kalkmışlardır. Bu paketle yargının özerkliği kalmıyor demişlerdir. Bu kampanyanın ortasında Anayasa Mahkemesi bir karar vermiş ve kararın gerekçesini yayınlamıştır. Bu HSYK çok demokratiktir, özerk yapısı güçlendiriliyor diye uzun da bir gerekçe döşenmiştir. Hesaplaşmanın zeminini yanlış seçerseniz bu siyasi bir hata olur. Bu hatayı yaptığınızda da kaybedersiniz. İkincisi halkın değişim arzusuyla ters düşerek siyaset yapılmaz. Halkın değişim arzusuyla ters düşerek siyaset yapanlar hep kaybetmeye mahkumdurlar. Bunu da hiçbir zaman unutmamak lazım. İşin özeti budur. Bir de kampanya sırasında maalesef üslup olarak Başbakan'ı taklit etmeye kalkmışlardır. Ben şimdi meydanlarda söylüyorum. Başbakan bu sert, sıkıcı üslubuyla bazı muhalefet partilerini kendine benzetmiştir ama bizi kendisine asla benzetemeyecek.

Biz Türkiye Partisi'yiz ve inanıyoruz ki siyaset faydalı olmadan önce zararlı olmaktan vazgeçmelidir. Zararlı olmaktan vazgeçmenin ilk adımı ise konuşurken ülkeye zarar vermemektir. Biz hep faydalı olmaya çalışacağız. Konuşurken de faydalı olmaya çalışacağız. Değerlendirme yaptığımızda şunu söyleriz. Hayır oylarının tamamı mutlak surette hem de büyük bir şiddetle bu iktidara ve Başbakan'a hayır anlamına gelir. Yani partinin içeriğindeki olumlu adımlara rağmen Başbakan'a ve iktidara hayır tutkusunun çok yüksek olduğu bir seçmen kitlesi büyük mutlak surettesandığa hayır iradesini yansıtmıştır. Bu bir iktidar için ne demektir biliyor musunuz? Böylesine güçlü, şiddetli, olumlu hayırda bile sen olduğun için iradesini sandığa hayır iradesini yansıtan %42 seçmen kitlesinin var olması demektir. Öyle bir iktidar için olabilecek en korkunç manzarayı gösteriyor %42. Hemen bu %42'nin arkasından bu iktidar partisi durumu kavradıysa, anladıysa hemen aklını başına toplayıp ben de bir yanlışlık var demesi lazım. Ama çok büyük yanlışlıklar yapıyor. Böylesine bir hayır ülke için benim için büyük risktir, böyle bir hayır blokuyla mutlak surette hayır blokuyla bir iktidar partisini siyaset yapmasında zorluk vardır. Bunu aşmam lazım. Eski bütün yanlışlarımı terk ediyorum diyerek bu ülkedeki bütün vatandaşların gözüne girmesi lazım. Bu ülkenin normalleşmesi lazım. Ondan sonra bu ülkede uzlaşma gerektiren şeyler yapabilirsiniz. Hala fotoğrafı okuyamamış. Anayasa işe yaramadı diyor. Söylediklerini özeti budur. Gazetelerde var ya, iktidar diyor ya anayasayı baştan sona yeniden yazmak lazım diye, o paket hiçbir işe yaramadı. Başbakan'ın tüm Türkiye'den özür dilemesi lazım. Bu kadar masrafı boşuna yaptık, ülkeyi boşuna kutuplaştırdık, boşuna kaba sözler söyledik, boşuna topluma kaba sözler sarfettik, boşuna toplumu gerdik. Bu hiçbir işe yaramadı. Onu için yeniden anayasa yapacağız diyorlar. Kim diyor, Başbakan diyor. Anamuhalefet Partisi Başkanı da diyor ki, hayır seçim sonrasını beklemeyin, hemen şimdi yapın diyor. Ama Türkiye bir sivil ve tam demokratik bir anayasa yapabilmek için uygun bir iktidara ve uygun mecliste bulunan partilere sahip değildir.

Türkiye mutlak surette anayasasını değiştirmek zorundadır. Tam demokratik ve sivil bir anayasaya ihtiyacı vardır. Bunun gerçekleşmesinin tek yolu da iktidar partisinin de üslubunu terk etmesi, muhalefet partilerinin de yerlerinden kıpırdamaları lazımdır ve mutlaka büyük bir güç olarak, güçlü bir irade olarak Türkiye Partisi'nin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yerini almasıdır.

Bunu sağlayacak olan, gerçekleştirecek olan sizlersiniz. Onun için bu ülkede yaşayan vatandaşlarımızın bir sorumluluğu varsa, "Ben Türkiye'liyim diyen, Türkiye Partisi ilçe teşkilatlarında görev alan her arkadaşımızın sorumluluğu herhangi bir vatandaşımıza göre en az 10 kat daha fazladır. Belki bu ülkedeki insanların hiçbir sorumluluğu yoktur. Onlara Türkiye Partisi'ni anlatmak, Türkiye Partisi'ni göstermek bizim sorumluluğumuzdur. Sorumlu olan biziz. Ülkedeki şu curcunayı görüp de bizim sorumluluğumuz yoktur demek veya öyle düşünmek yanlıştır. Onun için bugün bir milattır. 12 Eylül sonrası yeniden bir başlangıçtır. Mutlaka güçlü bir şekilde teşkilatlarımız şu ana kadar sürdürdükleri çalışma temposunu yavaş yavaş artıracaklardır. Çünkü maraton koşusunda yarışın sonuna doğru hız temposu artırılır. Başlarken çok hızlı başlamak da avantaj değildir. Bugüne kadar ki tempomuz makul olandır. Bundan sonraki tempomuz da gerekli olandır. Onu için bunları konuşacağız. Ama bu vesileyle hemen şunu ifade etmek istiyorum. Bazı gazete ve televizyonlarda çıkan evet hayır boykot oylarına göre Türkiye bölgeler itibariyle farklı farklı renklere bölünüyor ve bunu bir bölünmüşlük olarak ifade etmeye çalışıyorlar. Biz olaya böyle bakmıyoruz. Türkiye'nin hangi tarafı olursa olsun evet oyları da fazla çıkmış olsa, hayır oyları da fazla çıkmış olsa fark etmez. O bölgede karşıt oylar da var. Bir bölgeden evet fazla çıkmışsa orada hayır oyları anlamlı derecede veya bir bölgede hayır oyları fazla çıkmış ise o bölgede anlamlı büyüklükte evet oyu da vardır. Seçime girmeyenler de Türkiye'nin her yerinde vardır. Dolayısıyla bu vatandaşlarımızın tutumunu ve davranışını ülkemizin bölünmüşlüğü gibi algılamamak lazım. Evet kampanya boyunca siyasi kampanya yapan partiler, bunu bir ayrışma konusu haline getirmeye çalışmışlar, yanlış yapmışlardır ama bu ülke birdir, beraberdir ve bir bütündür ve bu renklerle ayrım yapmanın hiçbir anlamı yoktur. Özellikle boykotu da iyi okumak gerekir.Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki boykot oranı üzerinde düşünmemiz gereken bir konudur. Özet olarak Türkiye Partisi programında da ifade ettik. Kürt gerçeği, Türkiye'nin gerçeğidir. Bu gerçeği yok sayarak bu ülkenin sorunlarının çözümlenmeyeceğini herkesin bilmesi gerekir. Bu gerçeğin barış ve huzurun, birlik ve kardeşliğin kaynağı haline dönüştürülmesi için yapılması gerekenler vardır. Ama açık yüreklilikle ifade ediyorum. Bu iktidar ve Başbakan, bu siyaset tarzı ve üslubu var olduğu sürece bu ülkenin gerçeklikleri bir güce dönüştürmeliyiz. Siyaset bunun için uygun olmalıdır. Siyaset tarzı buna elverişli olmalıdır. Eğer öyle değilse var olan hiçbir sorun çözülemeyeceği gibi var olan hiçbir potansiyel de değerlendirilemez. Türkiye'nin bütün sorunu siyaset. Türkiye'nin mevcut siyaset biçimi Türkiye'nin en büyük derdidir, en büyük sorunudur. Ülkenin binbir derdi var. Siyaset bu dertleri ve sorunları çözmek yerine kendi derdi ile de halkı yormaktadır. Yeni yeni sorunlar üretmekte, ürettiği yeni sorunlarla bu ülkenin sıkıntılarını artırmaktadır.Bunlar temel konular. Bu temel konular sadece siyaset kurumunun veya iktidarın kendi bileceği iş değildir. Nitekim zaman zaman Başbakan da sıkıştığında diğer kurumlarını ya da siyasi partilerine çağrılarda bulunuyor veya azarlamaya başlıyor.Bakıyorsunuz yargıyı, bakıyorsunuz siviltoplumu, bakıyorsunuz basını azarlıyor. Olmaz, azarlama olmaz. Herkesin rolü, görevi, sorumluluğu var, kurumlar ve insanlar özgürce rollerini, görevlerini ve sorumluluklarını yerine getircekler ve sen bir iktidar partisi olarak bu ortamın bereketinden yararlanmaya çalışacaksın. Yok herkesi susturayım, eşitlilik bitsin, bu ülkenin üretkenliği yok olsun, memleketin üzerine ben yerleşeyim, küçücük aklımla bu ülkeyi idare etmeye çalışayım dersen olmaz (alkış sesleri). Herkesin aklı küçüktür, tek bir kişinin aklı bir ülkeyi yönetmeye yetmez. Bir mahalleyi, köyü idare etmeye de yetmez. Onun için demokrasiyi insanlar geliştirmiştir, onun için her gün demokrasi nutukları atıyoruz. Ne demek demokrasi? Memleketi bir kişinin aklına bırakmayalım, bütün ülkenin aklından yararlanalım demektir. Ama iktidar, Başbakan eline bir güç geçiriyor, herkesin aklında olanı aklına hapsetmek için tüm kamu gücünü kullanmaya çalışıyor. Bu ülke nasıl gelişecek? Küçük bir akılla bu ülke nasıl büyük bir ülke haline gelecek? Onun için diyoruz ki; kurumlar sadece iktidar değil, tüm partiler, tüm anayasal kuruluşlar, sivil toplum kuruluşları, medya, iş adamları, iş dünyası, herkes bu ülkenin gerçekliklerini bir büyük potansiyele dönüştürmek için, bu ülkenin sorunlarını ortadan kaldırmak için işbirliği yapmadıkça bu sorunlar çözülmez. Yani bu siyaset yapısıyla bu ülkede birliğin, beraberliğin pekiştiği, ayrımcılığın ortadan kalktığı güçlü bir Türkiye inşa etmek zordur. Onun için bunlar gitmeli, onun için Türkiye Partisi gelmelidir (alkış sesleri). Mevcut iktidar kurumlar arası işbirliği ve güveni yok ederek hiçbir sorunu çözemez. Başka, halk arasında ayrışmayı derinleştiren siyasetle de hiç bir sorunu çözemez. Sorunları büyüterek oy arttırmayı temel strateji olarak benimseyen bir iktidar yine, o ülkedeki sorunları çözemez. İnsanları ayrıştırır, oyunu alır, yolsuzlukları görünmezleştirir ama o ülkenin sorunlarını asla çözemez. Onun için iyi okumalı dediğim Doğu ve Güney Doğu Anadolu'daki boykot oranı ve buna bağlı Kürt gerçeğiyle bağlantılı olarak siyasetin bu yapısının değişmesi gerek arkadaşlar. Bunu, Türkiye'nin bir avantaja çevirmesi mümkündür, bunu gerçekleştiririz, biz bu ülkenin dertlerini, sıkıntılarını biliyoruz, biz çözeriz, biz bu ülkeyi birlikte mutlu yarınlara taşırız ama mevcut siyaset, bu siyaset tarzıyla sadece sorunları büyütür (alkış sesleri). Bu bir varsayım değil, bir öngörü de değil, konuyu iktidar ne zaman ele aldıysa, işte demokratik açılım, Kürt açılımı diye başladı biliyorsunuz, bir yılı aşkın süre tartıştı, zaman zaman gündeme geliyor, yine bugünlerde görüşmeler yapılıyor, gündeme giriyor. Ama ne zaman ele aldıysa konuyu iktidar, kavgayı derinleştirmiştir, ayrışmayı derinleştirmiştir. Kavgayı ve endişeleri de büyütmüştür. Çünkü iktidarın siyaset yapma biçimi ve yapısı bu sorunları çözmeye değil büyütmeye yöneliktir. Şimdi yine konuyu ele alıyoruz diye dolaştıkça ben korkuyorum. Bu ülkenin tüm duyarlı vatandaşları da endişeleniyor. Neden? Başbakan bu işin içine girerse, iktidar partisi bu işin içine girerse sorunlar çözülmez, büyür; dertler ve sıkıntılar artar. Halkımızın sezgisi her zaman güçlüdür ve ben şu cümleye inanırım: "Halkımızın sezgisi, bilgisinden fazladır" Seziyor, Başbakan bir yere el atmaya başladığında orada bir sorunun patlak vereceğini hissediyor ve tedirgin oluyor. Nitekim geçmişte bir yılı aşkın süre Türkiye gündeminin değişmez maddesi olarak varlığını sürdüren demokratik açılım süreci hem doğuda hem batıda, hem kuzeyde hem güneyde, hem de iç anadoluda insanlar arasında kaygı ve endişeleri sadece artırmıştır ve konu ortada kalmıştır, onca kavgadan sonra. Madem ortada kalacaktı, onca kavgayı niçin yaptınız? Endişeleri neden büyüttünüz? Bazen bilmediğini bilmek de bir erdem sayılır ama maalesef baştakiler bilmediklerini bilme kaabiliyetine de sahip değiller. Bu çok tehlikeli, evet, çok tehlikeli ve ummut ediyoruz ki Türkiye bu yanlış siyaset üslubunu da, tarzını da aşacaktır. Konuyu Türkiye Partisi açısından değerlendirecek olursak; biz Türkiye Partisi olarak referandum öncesinde evet oyu vereceğimizi açıkladık ancak bir kampanya düzenlemedik, bunu sadece değişim yönünde küçük bir adım olarak nitelendirdik ve geldiğiimiz nokta itibariyle baktığımızda Türkiye Partisi'nin tüm söylemleriyle, tavrıyla, uygulamış olduğu politikayla doğru bir yerde durduğu ve doğru bir çizgide siyaset yaptığı anlaşılmıştır (alkış sesleri).

Türkiye Partisi programını alıp okuyanlar görürler. Türkiye Partisi programında Türkiye'yi yeniden inşa edeceğimiz vardır. Yeni ve tam demokratik bir sivil anayasaya Türkiye'nin ihtiyacı olduğunu biz ilk kuruluşumuzda açıkladık. Hem parti programımızda, hem de partimizin tüm söylemlerinde insan hak ve özgürlükleri birinci önceliğimizdir. Demokratikleşme, sivilleşme ve sivil siyaset en demokratik mücadele alanımızdır. Türkiye Partisi değişimden yanadır. İyiyi doğruyu güzeli her zaman yakalamayı ve gerçekleştirmeyi siyaset yapmanın bir sorumluluğu ve gereği olarak görmektedir. Bu referandumda da evet iradesini açıklarken parti söylemleri ile de çelişmedik ve halkın değişim talebiyle de uyumlu bir çizgi tutturduk. Ancak konuyu iktidar gig abartmadık ve çığrından çıkartmadık. Makul, mantıklı yapılması gereken sınırlar içinde olduğunu ifade ettik. Neticede Türkiye Partisi çizgisinin de bu referandum sürecinde en doğru çizgi olduğu görülmüştür ve nitekim referandum sonrası gittiğimiz her yerde daha büyük ilgi görmeliyiz. İnsanlar ve kalabalıklar bize her zamankinden daha fazla yakınlık ve sıcaklık göstermektedirler. Referandum sonrasında İstanbul Pendik ilçe teşkilatımızın açılışını yaptık. Açılış binlerce insanın katıldığı bir büyük mitinge dönüştü. Geçen Salı günü Bartın il binamızın açılışını yaptık. Büyük bir coşku ve katılımla bu açılışı gerçekleştirdik. Türkiye Partisi'nin yine tek güven duyulacak siyasetten insanları çağırdığı anlaşılmıştır. Bu vesile ile üye sayımızın hızla tüm iller olarak artıracağız. Partiyi tanıtım faaliyetlerimize ivme kazandıracağız. Özellikle broşürlerimizi her yere ulaştıracağız. Her şehirde seminerle, kültürel etkinlikler düzenleyeceğiz. Bölge mitingleri düzenleyeceğiz. Bölge mitingleri ve toplantıları sonrasında da tüm Türkiye'nin toplanacağı bir büyük toplantıyı gerçekleştireceğiz ve Türkiye Partisi olarak biz buradayız diyeceğiz. Yalnız değilsiniz diyeceğiz tüm yurttaşlarımıza. Türkiye buradadır diyeceğiz. Biz Türkiye'yiz diyeceğiz. Birlikte farklılıklarla beraber ülkemizi mutlu, güzel yarınlara taşıyacağız. İl Başkanları Toplantımız hayırlı olsun, çalışmalarımız verimli olsun diyorum. Hepinize saygılar sunuyorum.

Grup toplantılarında diğer partiler soru almazlar. Konuşur ve kapatırlar. Ama biz demokrasiden yana, basın özgürlüğünden yana olduğumuza göre grup toplantımız da olsa önemli konularla ilgili soruları alalım.

- Soru : Saadet Partisi ile birleşmeyi düşünüyor musunuz?

Biz yeni bir siyaset tarzını inşa etmek üzere kurulduk. Türkiye'nin tamamında örgütlendik ve önümüzdeki seçimlere güçlü bir şekilde girmek için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Elbette seçim ortamında bazı seçim stratejileri ortaya çıkabilir. Buna dayalı olarak da bazı gelişmeler meydana gelebilir. Ancak şu anda seçim ortamında değiliz. Henüz seçimlere 10 ay var. 10 ay kısa bir süre sayılmaz. Her ne kadar siyasetten bahsederken siyaset 24 saatten uzun süredir desek de 10 aylıksürenin kısa bir süre sayılamayacağını söyleyebiliriz. Önümüzde daha seçimlere uzun bir süre vardır diyebiliriz. O halde bugün itibariyle biz her partideki gelişmeyi kendi iç konusu olarak değerlendiriyoruz ve her partinin kendi iç gelişmelerini kendisinin değerlendirmesi, yorumlaması gerektiğini düşünüyoruz. Ama bir siyasi parti olarak bütün partilerdeki olup bitenleri gözlemlemek doğal bir hadisedir. Dolayısıyla hiçbir yorum yapmıyorum demek istiyorum.

- Soru : Seçimlere herhangi bir parti ile ittifak yapmayı düşünüyor musunuz?

Son seçimlere bakarsanız iktidar partisi bile ittifak yaparak girmiştir seçimlere. Ana muhalefet partisi de seçimlere ittifak yaparak girmiştir. Bakıyorsunuz ittifak partisinde solda yer alan bir parti seçimlerde iktidar partisinin yanında girmiştir seçimlere veya ana muhalefet partisine bakıyorsunuz o da yıllarca sağ partilerden siyaset yapanları listesine almış ve o da ittifakla seçimlere girmiştir. buradan şunu çıkarabiliriz. Önümüzdeki milletvekili seçimlerinde iktidar partisinin bile halen kafasında bazı ittifakları olduğunu düşünüyorum. İttifaklarla yürümek artık bütün partilerin alışkanlığı haline gelmiştir. Peki bu ittifak nasıl şekillenecek derseniz  bunu için bekleyeceksiniz. Zamanı günümüze doğru sararak, hızlandırarak bugün bunun cevabını verdim.

Basın mensuplarımıza teşekkür ediyoruz.

 

                                                                                                                                  Abdüllatif ŞENER

                                                                                                                       Türkiye Partisi Genel Başkanı

 

Son 10 basın açıklaması
Türkiye Partisi Turan Güneş Bulvarı No: 72 / 4 Çankaya, Ankara, T: (312) 440 72 04, bilgi@turkiyepartisi.org.tr İşbu sitenin tüm hakları saklıdır. © 2010 Türkiye Partisi
Web Tasarım