Sayın Genel Başkan Yardımcılarımız, MYKY üyelerimiz, Merkez Disiplin Kurulu üyelerimiz, Kadın ve Gençlik Kolları Genel Başkanlarımız ve il Başkanlarımız, hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum. Yine bir il başkanları toplantısında bir arada olmaktan, sizlerle birlikte parti konularını görüşmekten ve aynı zamanda ülke meselelerini birlikte değerlendirmekten büyük bir mutluluk ve haz duyduğumu belirtmek istiyorum,
Siz Türkiye'siniz, siz Türkiye sevdasının öncülerisiniz. Ülkenin içinde bulunduğu bu karmaşık ortamı, sorunlar yumağını düzeltecek olan, Türkiye'yi mutlu, huzurlu, müreffeh yarınlara taşıyacak olan sizlersiniz, bu işin öncülerisiniz, o bakımdan önemlisiniz. Değerlisiniz. Öneminizi bilerek bundan sonraki süreci daha etkili olarak yürütme kararlılığımızı bugünkü il başkanları toplantısına tekrar teyid edeceğiz. Tekrar hoş geldiniz.
Bildiğiniz gibi Türkiye Partisi bugün Türkiye'nin en iddialı partisi haline dönüşmüştür. Önümüzdeki seçimlerde, Türkiye'deki siyasi yapıyı değiştirecek olan, yeni bir dönemi başlatacak olan irade yalnızca Türkiye Partisi'nin iradesi olacaktır. Önümüzde seçimler var, Haziran ayında bütün yurttaşlarımız tüm seçmenler sandık başına gidecekler ve bu seçimlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne yeni dönem için seçilecek milletvekillerini belirleyeceklerdir. Ancak ülkemizin içinde bulunduğu siyasi ortamdan kurtulabilmesinin Haziran seçimleri ile beraber yeni bir dönemin başlamasının tek anahtarı, tek formülü ve tek gücü Türkiye Partisi olacaktır. Hepinizden bu kararlılık ve bu inanç içerisinde önümüzdeki 6 ayı tamamlamanızı istiyoruz, arzu ediyoruz.
Türkiye Partisi ilk seçimine girmiştir. Bildiğiniz gibi 5 Aralık 2010 günü Bursa'nın Ovaazatlı beldesinde yapılan ara seçimlere, belediye başkanlığı ve belediye meclis üyeliği seçimlerine Türkiye Partisi de girmiştir. Bu bizim siyasi parti olarak girdiğimiz ilk seçimdir. Bu seçimler Türkiye Partisi'nin artık önümüzdeki her ara seçimde ve her genel seçimde var olduğunu göstermektedir. Ovaazatlı seçimleri o açıdan önemlidir. Türkiye'de 60'ın üzerinde siyasi parti vardır ama Ovaazatlı'da gördük ki seçimlere sadece 7 parti girmiştir ve bunlardan biri Türkiye Partisi'dir. Bu bizim seçimlere girme hakkımızı elde ettiğimizi gösterdiği gibi bundan sonraki yol haritamızı da göstermektedir. Nerde seçim olursa artık orda siz olacaksınız, orda biz olacağız, birlikte Türkiye Partisi olacaktır. Her seçimde iddialı olacağız, her seçimde iddialı bir siyasi partisinin yapması gereken tüm çalışmaları yapacağız.
Ancak Ovaazatlı seçimleri göstermiştir ki, siyasette de haksız rekabet vardır, siyasette de suistimaller vardır, yasalar çiğnenmektedir, hukuk düzeni alt üst edilmektedir, vatandaşın iradesi çarpıtılmaktadır ve seçim sonuçları belirlenmektedir. Özellikle bu ara seçimlerde bu tablo yaşanmakta ve görülmektedir. Tüm Türkiye'de sadece 1200 seçmenin olduğu bir beldede seçime girdiğiniz zaman her türlü özel menfaat, zaman zaman baskı tehdit ve zaman zaman da imkanlar sunarak seçimlerin gidişi değiştirilmektedir. Ovaazatlı seçimleri baştan sona seçim yasalarının ihlal edildiği bir seçim olmuştur. Vatandaşlara bir takım vaatlerde bulunulmuştur. Seçimlerden bir gün önceki mitingte ilgili bakan "beldenize bu da benden hediyedir" diye getirip bir kepçe koymuştur ve üzerine "sayın bakanın hediyesidir" diye yazılmıştır.
Böylesine aleni, hukuktan, yasadan, düzenden çekinmeden iktidarın seçime girdiği dönemi daha önce ben görmedim. Ara seçimlerde bu tür yollara başvurulur idi, gizli olarak el altından. Şimdi Ovaazatlı seçimleri de göstermiştir ki her şey açık seçik aleni bir şekilde hukuk ihlali ve Siyasi Partiler kanunu ihlali ile yürütülmektedir. Dağıtılan paralar, menfaat teminleri, ev ev işe girecek, istihdam edilecek aile efradının isimlerini tespit etmek suretiyle sürdürülen bir kampanyanın ardından vatandaşın iradesi çarpıtılmıştır. Ortaya çıkan tablo bellidir. Ama bizim açımızdan, Türkiye Partisi açısından Ovaazatlı seçimleri önemlidir. Çünkü Türkiye Partisi varım, buradayım, oy pusulasındayım, sandıktayım diye haykırmıştır. Hayırlı olsun. Bundan sonraki bütün seçimlerde de Türkiye Partisi vardır. Bütün rakiplerimiz kendini Türkiye Partisi'ne göre ayarlayacaktır. Herkes tavrını, siyasetini, buraya göre ayarlayacaktır.
Değerli arkadaşlarım, biliyorsunuz son günlerde önemli gelişmeler cereyan ediyor, önemli olaylar meydana geliyor. Bunları yorumlamak siyasetin görevidir. Muhalefetin görevidir. Muhalefet partileri, sivil toplum kuruluşları, medya ve halk sustuğu sürece yanlışlara yanlıştır demediği sürece, yanlışlarla mücadele etme azmini ve kararlılığını her koşulda ortaya koymadığı sürece bu ülke insanının da bu ülkenin de geleceği olmaz. Onun için biz Türkiye Partisi olarak olan biten bütün yanlışları kamuoyunun gözünün önüne sermek, dökmek ve yorumlamak zorundayız. Mücadele etmek zorundayız.
Bakın, son günlerde iktidarın ortaya koymuş olduğu tavır, hiçbir demokratik yaklaşımla açıklanamayacak düzeye ulaşmıştır. Demokrasiler iktidarın hakimiyetini ifade eden rejimlerin adı değildir. Demokrasilerde iktidarların sesi daha fazla çıkmaz. Bir ülkede gerçekten demokrasi varsa, o ülkede muhalefetin sesi iktidardan daha fazla çıkar. Ama maalesef bugün Türkiye'de iktidar partisi toplumu susturmuştur, sivil toplum kuruluşlarını susturmuştur, öğrencileri susturmuştur, susturmaya çalışmaktadır. Medyayı kontrol altına almaya çaba harcamaktadır. Suskun ve sesi kesilmiş bir Türkiye'nin üzerinde sürekli bağırmaktadır, yüksek sesle konuşmaktadır. Tek ses olma çabası arayışı içerisinde yoluna devam eden bir siyasi iktidar bu ülkenin geleceği açısından en büyük tehlikedir. Çağımız artık özgürlükler çağıdır. İfade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, eylem özgürlüğü, çağdaş demokratik değerler bazında siyaset yapma alışkanlıkları, bir toplumun sağlıklı yapısını gösteren en önemli işaretlerdir. Bu değerlerde bozulma gördüğünüz zaman, birilerinin herkesi susturduğunu ve sindirdiğini hissettiğinizde bilesiniz ki işler kötüye gidiyor demektir. Halk adına, her bir birey adına, hatta iktidar mensuplarının kendi adına ve ülkenin geleceği adına işler kötüye gidiyor demektir. Düşünen, konuşan, özgür, özgür iradeli, örgütlenebilen, taleplerini siyasi karar süreçlerine iletebilmek için eylem yapan, protesto yapabilen, haykırabilen bir toplum dinamik bir toplumdur. Kendini yenileyebilen, ülkesini çağdaş dünyanın tanımladığı değerlerle var kılabilen bir toplumdur.
Toplumun tüm kesimlerini susturan iktidar ve Başbakan, son günlerdeki öğrenci olaylarına ve öğrencilerin eylemlerine tahammül edemez duruma gelmiştir. Öğrenciler zihinlerinde var olan düşünceleri, duyarlılıklarını bir vesile ile ortaya dökmek istiyorlar. Bunu gösterdiği zaman başta Başbakan, ilgili bakanlar ve ilgili kişiler tarafından bir yandan alay edici cümlelerle eleştiriliyorlar, diğer taraftan da tehdit ediliyorlar. Bu yetmiyor coplanıyor, yerlerde sürükleniyor, biber gazı sıkılıyor. Bu demokrasi değil. Bu susturma kampanyası demokratik bir toplumun gerekliliklerine de uygun değil. Ama maalesef Başbakan'da ve hükümet ricalinde demokrasinin ne olduğuyla ilgili en küçük bir bilgi kırıntısı bile göremiyorsunuz. Kullandıkları kelimeler, olayı değerlendirme biçimleri, yaklaşım tarzları demokrasiden fazla bir şey anladıklarını göstermiyor. Onların demokrasi dediği, kendileridir. Kendi otoriteleri, kendi hakimiyetleri, kendi çıkarlarına ve beklentilerine uygun dönen çarklar, onlar açısından demokrasidir. Böyle bir demokrasi tanımı dünyanın hiçbir yerinde yoktur, hiçbir ülkesinde. Ne doktrinde ne uygulamada böyle bir demokrasi anlayışı yok, bu sadece Türkiye'de var.
Başbakan önce Dolmabahçe'de rektörlerle toplantı yaparken öğrenciler dışarıda protesto gösterilerinde bulundular. Ama işitmedik laf, maruz kalmadık muamele kalmadı. Coplar, biber gazları, tazyikli sular. Başbakan diyor ki, biz davet etmedik onları oraya. Sayın Başbakan, bu ülkenin herhangi bir vatandaşının veya vatandaşlarının, işçilerinin veya öğrencilerinin, tek tek veya belli bir grup halinde bir yerde bulunmaları sadece sizin davetiniz sonucunda mı mümkün olacak bu ülkede? Siz davet etmezseniz kimse hiçbir yerde bulunamayacak mı? Evinden dışarı çıkamayacak mı siz davet etmediniz diye? Bu ülkenin özgür insanlarının, vatandaşlarının ne zaman, nerede, nasıl bulunacakları Başbakan'ın davetiyle sınırlı olamaz.
Allah'ın kuruşu yok diyorsun, peki yumurta kaç kuruş?
Arkasından Siyasi Bilgiler Fakültesi'nde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa Komisyonu Başkanı'na öğrenciler yumurta attılar. Bunun üzerine de iktidar cephesinde büyük gürültüler koptu. Bir taraftan hafife almalar, bir taraftan da tehditler, baskılar, susturma kampanyaları. Ne diyor Başbakan, parasızlıktan şikayet ediyorsanız bu yumurtaların parasını nereden aldınız diyor. Yani bu ülkenin üniversite öğrencilerini öyle bir duruma getirmiş ki demek ki öğrencilerin geliri, harçlığı yumurta alamaz düzeye getirilmiş Sayın Başbakan tarafından. Benim yönetim stratejim demek istiyor Sayın Başbakan bu halkı bastırarak, sindirerek, yoksul bırakarak, muhtaç ederek yönetmektir, sizi de yumurta alamaz hale soktuğum halde bu yumurtaları hangi parayla aldınız diyor, bunu söylemek istiyor. Veya bir başka ihtimal hiç ömründe yumurta almamış, yumurtanın kaç kuruş olduğunu bilmiyor. Allah'ın tek kuruşu yok diyorsun, peki yumurta kaç kuruş sayın Başbakan, bir öğrenci harçlığıyla yumurta alamaz mı? Veya demek istiyor ki, vay canına bu öğrenciler harçlıklarıyla yumurta alabililecek durumdalarsa, benim arzuladığım, sindirmeye bitirmeye çalıştığım Türkiye yok ortada, bu benim için tehlikedir demek istiyor.
Öğrenciler suç örgütü diyen Başbakan istifa etmeli
Diğer taraftan illegal örgüt mensubu olmakla itham ediyor. İnsanlar büyük lokma yutabilir ama büyük söz söylememeli. Hele politikacılar, hele bir ülkenin Başbakanı, bir ülkenin bakanı, ortada bir yargı süreci yok, ortada bir yargılanma yok, ortada bir yargı kararı yok, hiç ortada bir kesinleşmiş durum hukuk düzenimiz açısından yok iken; birilerini bir suç örgütünün içinde diye ifade ederse o Başbakan'ın da o Bakan'ın da o gün istifa etmesi lazım. Bunu kazaen, sürçi lisan ile söylemiş olsa bile bunun bir yaptırımı vardır, müeyyidesi vardır. Ülkenin hangi duruma geldiği, nasıl bir tabloyu yaşadığımızı görün ki ülkenin Başbakan'ı ve Bakanları rast gele, bir başbakanın ve bakanın başka ülkelerde söylese istifa etmesi gerekeceği cümleleri peş peşe sıralıyorlar. Hesap sorabilecek bir hukuk düzeni ortada kalmamış. Bir ülke için bundan daha büyük bir felaket olabilir mi?
Diğer tarafdan kendisine yumurta atılan komisyon başkanı, arkadaşımızdır da, diyor ki bunlar örgüt mensubu, hızını alamıyor Ergenekon örgütü mensubu diyor. Üstelik Meclis'in Anayasa Komisyonu Başkanı söylüyor bunu. Yumurta atılan kendisi olduğuna göre, hem davacı kendisi, hem savcı kendisi hem hakim kendisi. Eskiden böyle bir adet yoktu, bu adet yeni çıktı ortaya. Bu gidiş felakettir değerli arkadaşlar.
Sadece olay bundan ibaret de değil, diğer taraftan rektör, dekan, öğrenciler hakkında soruşturmalar açılıyor. Nedir bütün olup bitenler, ne anlam taşıyor, tek bir anlam taşıyor: kimse sesini çıkarmayacak, kimse itiraz edemeyecek. Bu ülkede hiç kimse eleştirel bakış açısını, eleştirel düşünce biçimini, eylemle, sözle, basın yayın organlarıyla yayamayacak, topluma mal edemeyecek. Susturulmuş, itiraz etmeyen, iktidar ne yaparsa boyun eğen bir Türkiye inşa edilecek. Bütün plan, bütün olup bitenler bundan ibaret.
Ama iş başında olan Başbakan, bakanlar, kabine üyeleri, iktidar milletvekilleri, iktidarı ayakta tutan bürokrasi ile ilgili suç mekanizmaları sürekli artırılacak, sorumluluk sınırları sürekli azaltılacak ve bu ülkenin demokratik niteliği tahrip edilecek ve belli bir sürecin sonuna Türkiye hazırlanacak. Senaryo bundan ibaret.
Son günlerdeki olaylar sadece öğrenci olayları ve buna yönelik hükümetin bastırma ve sindirme girişimleri değil. Bakın şu bir hafta içinde Meclis'te neler oluyor neler, hangi düzenlemeler çıkıyor. Bunlara baktığınız zaman Türkiye'de olup bitenleri görürsünüz, manzarayı hissedersiniz ve tedirgin olursunuz.
Yoksa yeni bir derin devlet mi oluşturuluyor?
Dün 10 aralık Dünya İnsan Hakları günüydü. Bu insan haklarıyla ilgili verilen rakamlar da Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu gösteriyor. Türkiye'nin insan hakları karnesi maalesef zayıftır. Türkiye'nin hak etmediği bir karneye sahibiz. İnsan hakları Vakfı Ocak-Kasım 2010 araştırmasına göre bu ülkede 11 ayda 28 kişi yargısız infazdan, 9 kişi faili meçhul cinayetlerden hayatını kaybetmiştir. Hani bu iktidar demiyor mu çetelerle mücadele ediyoruz, faili meçhullerle, yargısız infazlarla mücadele ediyoruz. Son 10 yıllarda ortaya çıkan bu tür olayların hesabını verecekler, Türkiye'yi aklayacağız, paklayacağız demiyor mu? Peki bu yeni yargısız infazlar, bu yeni faili meçhuller nerden çıkıyor Allah aşkına? Yoksa yeni bir derin devlet mi oluşturuyor mevcut güç sahipleri? Nedir bu rakam, 11 ayda, 2010 yılı yeni, iş başında mevcut iktidar, her tarafı sindirmiş ve susturmuş. Bu koşullar altında 28 kişi yargısız infazdan, 9 kişi yargısız infazdan hayatını kaybediyor. Vakfa işkenceden başvuranların sayısı 319. Toplantı ve gösterilerde gözaltı sayısı ise 1716. Bu olup bitenleri değerlendirdiğimizde açıkça görüyoruz ki yeni bir dönem, yeni bir süreç ama tehlikeli bir dönem, tehlikeli bir sürece doğru yol alan bir Türkiye var.
Başbakan kendine af çıkardı
İş burada bitmiyor bakın Meclis'te bir yasal düzenleme yapıldı, 8 Aralık Çarşamba günü yani 3 gün önce Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden geçti. Anayasa Komisyonu'nun maydonoz suç dediği yasa. Görevi kötüye kullanma suçu var biliyorsunuz. Türk Ceza Yasası'nda görevi kötüye kullanma önemli ve ağırlıklı bir suç olarak kabul edilir. Başbakan, belediye başkanları, bakanların ve pek çok bürokratın yapmış oldukları yolsuzluklar bu görevi kötüye kullanma kapsamı içinde cezalandırılır. Yıllarca çok sayıda siyasetçi ve bürokrat görevi kötüye kullanma suçundan dolayı mahkum olmuştur. Efendim bu önemli bir suç değil, hafif bir suç dedi iktidar sözcüleri. Hayır, bu hafif bir suç değil, hafif suç dedikleri görevi ihmal suçudur. İktidar görevi ihmal suçunu değil Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki çoğunluğuna güvenerek görevi kötüye kullanma suçunun cezasını azaltıyor. Nasıl azaltıyor, suçun cezasının üst sınırı üç yıl iken iki yıla indiriyor. Bu ne anlama geliyor? Eğer bir hakim, bir bürokrata veya yargılanma imkanı olduktan sonra bir siyasetçiye, Bakana, Başbakana, en üst cezayı verse bundan sonra, ertelenecek, infaz edilmeyecek. Erteleme sınırının altına çektiler, böyle bir şey olur mu.
Bu bir kere eski suçlar açısından bir aftır. Bu yasal düzenlemeyle Başbakan ve Bakanlar kendilerine af çıkarmışlardır. Başbakan'ın Meclis'te kaç tane dosyası var dokunulmazlıktan? Üç tane dosyası var, bu üç dosyadan biri, görevi kötüye kullanma suçunu içeriyor. Görevi kötüye kullandığı için tezkere TBMM'ye gelmiştir ve 8 yıldır Başbakan bu dokunulmazlık dosyasını Meclis'te görüşmeye açmıyor. Şimdi kendisine af çıkartıyor, Meclis'teki milletvekili çoğunluğuna dayanarak. Dünyanın neresinde bir parlamento çoğunluğuna dayanarak kendi suçlarını affettirmek için çalışabilir. Bu tür şeyler geçmişte TBMM'de pek yaşanan hadiseler değildi. Ama mevcut iktidar göreve geldiğinden beri bakanlar hakkına, başbakan hakkında ne kadar suç unsuru teşkil edecek şey varsa hepsi hakkında teker teker af kanunu çıkarıyor. Örtülü veya açık şekilde.
Çarşamba günü TBMM'den geçen görevi kötüye kullanma suçunun cezasını hafifleten düzenleme bir af niteliğindedir, Başbakan'ın da yararlanacağı bir af niteliğindedir. Aynı zamanda yolsuzlukların önünü açacak, siyasetçilerden ve siyasilerle işbirliği halindeki bürokratlardan hesap sorulmasını önleyecek müeyyideleri azaltan bir düzenlemedir. Ama maalesef kamuoyuna yeterince mal olmamıştır. Bunu duyurmak, anlatmak sizin görevinizdir.
Sadece o değil, bakın henüz yasalaşmamakla birlikte TBMM'ne sunulan borçların yeniden yapılandırılması ile ilgili bir kanun tasarısı var. Bu tasarının 93. Maddesi bu da bir başka affı içeriyor. Yine Başbakan'ın Özelleştirme Yüksek Kurulu üyesi olarak ve yine bakanların daha önceki. Özelleştirme işlemleri nedeniyle hukuka kanuna aykırı fiillerini af kapsamına alan bir düzenlemedir. Bu da bir aftır.
Ne diyor bu 93. Madde, özelleştirme kapsamındaki suçları affediyor. Herhangi bir KİT özelleştirilmiştir, bu özelleştirmeyle ilgili olarak kanuna aykırılığından dolayı, usule aykırılığından dolayı, işin içinde yolsuzluk bulunduğundan dolayı yargıya götürülmüştür konu, yargı da kanuna aykırı, usule aykırı bir konu olduğu için iptal etmişse veya yürütmeyi durdurma kararı vermişse bu karar işlemeyecek. Getirilen kanun öyle diyor, 93. Madde. Mahkemelerin özelleştirmeler hakkında vermiş olduğu iptal ve yürütmeyi durdurma kararları işlemeyecek. Bu da örtülü bir af. Mahkeme kararını işlemez hale getiren bir yasal düzenleme nasıl yapılır? Gece gündüz Parlamento ne için, kim için çalışıyor, nasıl bir siyasi düzen kurmak için çaba harcıyor, ordan her gün geçen kanunları görmeden incelemeden anlayabilmek mümkün değildir. İncelediğiniz zaman Parlamento'nun sağlıksız işlediğini görürsünüz. Ülke menfaatlerine göre değil, siyasi menfaatlere göre işlediğini ve çalıştığını görürsünüz. Bir iktidar Parlamento'yu bu mantık ve anlayışla çalıştıramaz. Bu toplumsal sorumluluğa uygun düşmez. Her şeyin bir etiği vardır, bir ahlakı vardır. Siyasi etik bunu onaylamaz. Ama maalesef işler böyle.
Olaylar sadece bundan da ibaret değil. Başka bir düzenleme daha yapıldı Meclis'te. Henüz yasalaşmamış olmakla birlikte torba yasaya ilave edilen bir madde var. Bu düzenleme Haberal yasası olarak kayıtlara geçmiştir, basına intikal etmiştir. Burada da hakim ve savcıların sorumluluklarını kaldırıyor yapılan düzenleme. Biliyorsunuz Mehmet Haberal Ergenekon hakim ve savcıları hakkında dava açmıştı ve tazminata hükmetmişti ilgili mahkemeler savcı ve hakimlere. Şimdi bunun önünü tıkamak için hakim ve savcıların vermiş oldukları karar veya geciktirmiş oldukları karardan doğan sorumluluklarını tasfiye etmek için, ortadan kaldırmak için hakim ve savcılara yönelik tazminat davası açılamayacağına ilişkin madde torba yasanın içine konmuştur. Bu nasıl iş Allah aşkına. Meclis'te son günlerde bir taraftan yolsuzluklarla ilgili suçlar azaltılıyor, diğer taraftan özelleştirmedeki suçlar affediliyor, başbakan ve bakanlar bundan yararlanıyor, başbakan ve bakanlarla işbirliği halindeki bürokratlar yararlanıyor. Diğer taraftan hakimler ve savcıların sorumluluklarını ortadan kaldıran, sorumluluk sınırları içerisinde hareket etmedikleri taktirde tazminat hakkı doğuran maddeleri kaldırıyor. Sonra bu ülkeyi biz idare ediyoruz demeye çalışıyorlar. Nasıl bir idareyse, nasıl bir yönetimse. Öğrencileri mahkemelere sevket, coplat, sonra sürekli kendine af çıkar. Yolsuzluklara uygun bir ortam inşa etmeye çalış. Doğrudan doğruya bu anlattıklarım siyasi iktidarın yolsuzluklara uygun bir siyasi ortam oluşturmaya çalıştığını da göstermektedir.
Değerli arkadaşlarım hükümetin gündeminde olan konular bunlardır. Bu anlattıklarımın tamamı, iktidarın gündemindekilerdir, başbakan'ın gündemindekilerdir, bakanların gündemindekilerdir, iktidar milletvekillerinin gündemindekilerdir. Halkın gündeminde ne var? Herkes kendi derdiyle uğraşır. İktidar halkın derdiyle uğraşmışır, kendi dertleriyle meşgul. Onun için kendisine üst üste af anlamı taşıyacak yasal düzenlemeler yapıyor.
Halkın gündeminde ne olduğunu ise BBC tespit etmiş. Halkın gündeminde ne olup olmadığını bu ülkenin kurumu niteliğinde olmayan bazı kurumlar tespit ediyor. BBC'nin tespitlerine göre Türkiye'nin gündeminde en çok yüzde 54 ile terör var. Gelecek endişesi var. Bu ülke nereye gidiyor, bu ayrışma bu ülkeyi nereye taşıyor? Ne olacak bu memleketin hali? Torunlarımızın, çocuklarımızın yaşayacağı Türkiye nasıl bir ülke olacak? Bu halkın en fazla konuştuğu konu.
Yine BBC'ye göre halkımızın en fazla konuştuğu ikinci konu işsizlik, yüzde 33. Her ailede bir işsiz var. Benim ailemde işsiz hiç kimse yoktur diyecek bir aile olduğunu zannetmiyorum. Demek ki bu da halkımızın en fazla konuştuğu ikinci konu. Ne olacak bu çocuğun, kardeşimin hali? Babam işsiz ne olacak diyor insanlar, ne olacak bizim ailenin hali geleceği, istikbali, bunu konuşuyor. Derdiyle yanıyor. Başbakan da diyor ki o yumurta parasını nereden buldun söyle çabuk, göster kaynağını diyor.
Balı tutan tenekenin tamamını yemeye başladı
Halkın Türkiye'de en çok konuştuğu üçüncü konu ise BBC'ye göre yolsuzluklar. Yolsuzluklar halkın en çok üç konudan biridir ama hükümetin gündeminde, siyasetin gündeminde yoktur ve geçmiş veya mevcut yolsuzlukları bunun cezasını azaltma çabasıyla gündeminde vardır. Bir dert, bir sorun, ülkenin başındaki bir bela nitelemesiyle yolsuzluklar hükümetin gündeminde yoktur. Hükümetin gündemindeki yolsuzluklar şu bazı maddeler var ya yolsuzlukları engellemek için konulmuş maddeler, bunlar başımıza bela olacak bunlardan nasıl kurtuluruz, bunları biraz törpüleyelim, buradaki cezaları indirelim çabasıyla vardır hükümetin gündemindeki yolsuzluk. Halkın gündemindeki yolsuzluk nedir? Bu ülke yağmalanıyor. Balı tutan siyasetçiler parmağını yalamaktan vazgeçtiler bal tenekesinin tamamını yemeye başladılar. Ne olacak memleketin hali, bu boyutuyla var halkın gündeminde.
Siyasetin gündeminde işsizlik yok. Halkın gündemindeki en önemli ikinci konu işsizlik. Halk hükümeti, Başbakan'ı fazla zorladığında ise Başbakan, her yerde işsizlik var elbette işsiz olacak, geçin onu diyor. Bunu defalarca söyledi. Ama sayın Başbakan bilmek istemediğiniz veya gizlemeye çalıştığınız şey farklı. Siz bu ülkedeki işsizliğin dünyadaki en yüksek işsizliklerden biri olduğunu gizlemeye çalışıyorsunuz, saklamaya çalışıyorsunuz, hatırlamamaya çalışıyorsunuz.
Ve terör, biliyorsunuz şehit haberlerinin yayınlanmasına yasak getirdiler, ceza getirdiler, birkaç ay oluyor. Halk en çok terör olaylarını konuşuyor ama iktidar ve hakim düşünce bunu bastırmaya, söyletmemeye, konuşturmamaya çaba harcıyor.
Türkiye'nin kaderini belirleyecek önümüzdeki seçimlere giderken, Türkiye'nin manzarası budur. İktidar, bir başka hesap peşinde, vatandaş bir başka acının peşinde. Vatandaşın, halkın acısına sahip çıkacaksınız, sorunlarına sahip çıkacaksınız. Halkın dertleriyle değil, kendi dertleriyle sıkıntılarıyla, kaygılarıyla, kendi hesapları ve planlarıyla halkı, ülkeyi ve bu milleti yolan bu siyasi iktidardan kurtulacağız. Bunu kim gerçekleştirecek, siz gerçekleştireceksiniz. Bu anlayış çerçevesinde çalışmalarınızın verimli olmasını ve üzerinize düşen her şeyi mükemmel bir şekilde yaparak, biz üzerimize düşeni yaptık diyerek seçimlere girmeyi umut ediyorum. Son 50 yıllın sert kışında, en sert sonuçları almak da mümkündür. Çünkü bu sert kış koşullara rağmen Türkiye'nin dört bir yanından koşarak geldiniz buraya. Sonucu alacağız, birlikte alacağız, inancınızı ve kararlılığınızı asla kaybetmeyin. Benimle beraber kim var diye sağınıza solunuza bakmayın, ben varım deyin. Hepinize saygılar sunarım.
Abdüllatif ŞENER
TÜRKİYE PARTİSİ GENEL BAŞKANI