Ana sayfam yap | Sık kullanılanlara ekle| E-Yönetim
Türkiye Partisi
4. Olağan İl Kadın Kolları Toplantısı Basın Açıklaması
Basın açıklaması tarihi: 15/01/2011

 

Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif ŞENER, parti genel merkezinde yapılan İl Kadın Kolları toplantısının açılışında ülke gündemine ilişkin açıklamalarda bulundu. Abdüllatif ŞENER'in açıklamaları şöyle:

Türkiye Partisi, önümüzdeki seçimlere iddialı olarak girme kararlılığı içindedir. Bunun gerekleri neyse onu yerine getirecektir. Ancak her şeyden önce Türkiye Partisi kendi gücüne, kendi örgütüne ve ortaya koyduğu siyaset tarzına güvenmektedir. Bu inanç doğrultusunda biz her şeyden önce Türkiye Partisi'ni var ve güçlü kılmak için çaba harcayacağız.                

Ancak siyasetin içinde olduğu durum da herkesin izlediği temel bir konudur. Her partinin seçimlerde uyguladığı seçim taktikleri vardır. Geçmişte de gelecekte de bu seçim taktikleri içinde en önemlileri ittifaklar olmuştur. Dolayısıyla 2011 seçimleri için Türkiye Partisi de bazı ittifak girişimlerinde bulunabilir.

Biz Meclis'te bulunan veya bulunmayan siyasi partilerle, siyasi kimlik ve kişiliklerle zaman zaman görüşmeler yapıyor, karşılıklı görüş alış verişinde bulunuyoruz. Sonuç alıcı bir ittifakın ne olacağıyla ilgili zemin yoklamalarımız devam etmektedir. Ancak sonuç alabilir bir ittifakın ne olabileceği bugünkü manzara karşısında kesinlikle tespit edilemeyecek bir durumdadır.

Dolayısıyla seçim ortamına girmeye ihtiyaç var.  Seçim ortamına girdiğimizde sonuç alacağını gördüğümüz bir ittifakı inşa etmek için Türkiye Partisi olarak tüm çabamızı ortaya koyacağız. Ancak önemli olan ortaya çıkacak birlikteliğin sonuç alabilecek, sonuç alabilir nitelikte olmasıdır. Böyle olmadığı takdirde, Türkiye Partisi tek başına da seçime girmeye hazırdır.            

Tahliyeler, Ocak ayının başından itibaren Türkiye'nin gündemindedir. İlk tahliyeler Ocak ayının 3'ünde gerçekleştikten sonra kamuoyunda büyük bir infial doğdu. Türkiye'nin her tarafında vatandaşlarımız ortaya çıkan manzara ile ilgili olarak kaygılarını ve endişelerini ifade ettiler. Ama bunun ötesinde de siyaset, yargı camiası, aydınlar, medya sürekli bu tahliyeleri tartıştı durdu. Suçlu kim? Tartışmaların merkezindeki soru buydu. Bu tahliyeler kamu vicdanını yaralamıştır. İnsanların kabul edilebilir bir sahne olarak algılamadığı görüntüler ortaya çıkmıştır. Bunun ötesinde de bu tahliyelerin sorumlusu kim sorusunu herkes sormuştur. Televizyonlarda, gazetelerde bunun tartışmaları yapılmıştır. Bunun da ötesinde siyasi partiler de siyasi kimlik ve kişilikler de bu tahliyelerin sorumlusunun kim olduğu konusunda görüş beyan etmişlerdir.

Özellikle burada iktidar partisinin tutumu, Sayın Başbakan'ın tutumu ilginçtir. Yaptığı açıklamalarda bu tahliyelerin sorumlusunun kendileri olmadığını, yargı olabileceğini ifade etmiş, ima etmiştir. 14 Ocak'a kadar bu karşılıklı suçlamalar devam etmiştir. Ancak şimdi gördüğümüz hadise şudur: Tahliyelerin ötesinde gelişmeler meydana gelmiştir. Tahliyelerle ilgili olarak şunu ifade etmek isterim. Sayın Başbakan, bu hükümet, istediği zaman yasaları değiştirmektedir. Mevcut infaz yasasını da çıkaran kendileridir. Bunun ötesinde istediği zaman Anayasa'yı mevcut hükümet istediği zaman değiştirmektedir. İstediği zaman Habur'da seyyar mahkeme kurmaktadır. Dolayısıyla böyle bir görüntü içerisindeki siyasi iktidarın ve Başbakan'ın tahliyeler nedeniyle kendi sorumluluğunu bırakıp, kendi sorumluluğunu unutup başka yerleri suçlamaya kalkması tamamıyla bir ucubedir.

Bir ülkenin başbakanı öncelikle kendi sorumluluğunu hisseder, kendi sorumluluğunu duyar, kendi sorumluluklarının gereklerini yerine getirir. Ama Sayın Başbakan'da böyle bir duyarlılık yoktur. Böyle bir duyarlılığın olmayışı ilginçtir ve Dünya'nın bir başka yerinde böylesine bir ülke yönetme anlayışının hiçbir zaman kabul edilemeyeceğini de herkesin bilmesi gerekmektedir.

Nitekim, tahliyeler sırasında ortaya koyduğu duyarsızlık, tahliyeler sırasında ortaya koyduğu sorumsuzluk ve başkasını suçlama algılaması ve anlayışı neticesinde bugün geldiğimiz nokta daha vahim bir noktadır. Nedir o vahim nokta? Tahliye edilenler infazla ilgili yükümlülüklerini yerine getirmemişlerdir. Emniyete gidip belli aralıklarla var olduklarını, kaçmadıklarını tescil ettirmemişlerdir. Peki bu tahliyelerin sorumlusu Sayın Başbakan'a göre kendisi değil de başkasıysa, tahliye edildikten sonra bu tahliye edilenleri düzgün izlememenin ve yurt dışına kaçmasının sorumlusu kimdir? Bunun cevabını vermesi lazım. Başbakan bunun cevabını vermek zorundadır.

Bu bir idari işlemdir, idarenin başında hükümet vardır, Başbakan vardır. Bu tahliyeleri izlememenin ve ilgilerin yurtdışına kaçışının bir numaralı sorumlusu Başbakan'dır. Bunun hesabını vermek zorundadır. Ancak öyle bir siyaset anlayışına sahip ki hep kendi ürettiği sorunları kamuoyunu yormak için kullanmakta, kendi ürettiği sorunların sorumluluğunu da sürekli olarak kendisi dışındaki mercilerin, insanların, kişilerin üzerine yıkmaktadır. Dünya'nın hiçbir yerinde bu anlayışta siyaset yapan tek bir Başbakan yoktur.

Sorunları siz üreteceksiniz, sonra ürettiğiniz sorunların suçlusu olarak hep bir yerleri göstereceksiniz. Böyle bir Devlet ciddiyeti olmaz, böyle bir ülke yönetimi olmaz. Ama maalesef Başbakan'ın bu tarzı kabul edilir olmamakla birlikte, kendisinin layüsel, sorumsuz olduğu algısını da sürekli kamuoyunun zihnine yerleştirmektedir. Halbuki demokrasilerde yetkiler, sorumluluğun derecesini gösterir. Başbakan olmak, yetkiyi göstermekten ziyade o makamın sorumluluğunu gösterir. Yetkilerini doğru veya yanlış kullanan fakat sorumluluklarını asla yerine getirmeyen bir Başbakan var bu ülkede. Onun için bu tarzın değişmesi lazım.

Anayasa Mahkemesi'nin kuruluşu ve görevleriyle ilgili kanun tasarısında bazı düzenlemeler var. Bu düzenlemelerin hukuk devletiyle, demokrasiyle, güçler ayrılığıyla, yargı bağımsızlığıyla, yargının iç işleyişiyle bağdaşır olduğunu söylemek mümkün değildir. Nitekim baktığınızda gördüğünüz tablo şudur: Yargıtay ve Danıştay'ın nihai olarak verdiği bazı kararların Anayasa Mahkemesi'nde görüşüleceği ve karara bağlanabileceği düzenlemesi vardır. Bu üst yargı organları birbirlerinin üzerinde değildir. Tüm yargıyı en üst yargı birimi olarak bir mahkemeye bağlamak, hukukun genel ilkelerine uygun değildir. Yargının adil işlemesini sağlayacak, yargı süreçleri içerisinde ortaya çıkan yanlışları, kendi iç mekanizması içerisinde düzeltecek bir sistem de değildir. Bunun başka yerlerde örnekleri de yoktur. Bir taraftan idari yargı kademelerinden geçen davalar, bir taraftan adli yargı süreçlerinden geçen davalar sonunda nihai olarak bir mahkemeye, Anayasa Mahkemesi gibi bir mahkemeye gelir, orda son nokta konursa bu ister istemez yargıda bir uyumsuzluğu, bir düzensizliği, bir kargaşayı ve yargı içinde bir çatışmayı ortaya çıkaracak niteliktedir. Umut ediyorum ki bu tür yanlışlıklar, yasalaşma süreci içerisinde düzeltilebilir.

Wikileaks belgeleriyle ilgili olarak şunu da söylemek isterim:

Türkiye'de demokratik bir toplumun gereklilikleri ile ilgili sorunlar vardır. Demokratik bir toplumda mutlaka bulunması gereken temel özellikler vardır. Türkiye bunları kaybediyor. Türkiye hukuk devleti olma niteliğini, dinlemelerle kaybetmiştir. Her gün piyasaya sürülen dinleme kasetleriyle kaybetmiştir. Bu ülkede hukuk var mı, hukuk devleti var mı diye sorduğunuzda böyle bir ortam hukuk devletini anlatmaz. Ama hukuk devleti demokrasinin olmazsa olmazıdır. Demokratik bir ülkede hukuk devleti var demektir, sivil toplum var demektir. Sivil toplum kuruluşları özgür değilse, gelişmiş değilse, eleştirel düşünceyi üreten ve yayan kuruluşlar niteliğini kaybetmişlerse o ülkede demokraside sorun var demektir. Nitekim sendikalar, odalar, vakıflar, dernekler bakıyorsunuz sivil toplum çözmüş vaziyettedir. Hükümetin direktifleri doğrultusunda hareket eden bir sivil toplum yapısına sahiptir. Türkiye Demokratik bir ülkede özgür basın olur. Türkiye'de basın özgürlüğü, iktidarın, özellikle Başbakan'ın kamu gücünü siyasi maksatlarla kullanması nedeniyle ortadan kalkmıştır. Doğrudan yandaş sermaye ile basında tekel oluşturma çabaları yine aynı şekilde basın özgürlüğünü ortadan kaldırmıştır. Öteden beri kartel medyası tabiri Türkiye'de çok kullanılır, ancak Başbakan'ın basına sahip olma duygusu, Başbakan'a yakın isimlerle medyanın teker teker ele geçiriliyor olması, önümüzdeki günlerde Başbakan'ın kontrolünde bir medya kartelinin Türkiye'de oluşmakta olduğunu göstermektedir. Bu yapı demokratik bir toplumun gerekliliklerine de uygun değildir maalesef.

Demokrasinin gereklilikleri olmadığı zaman eleştirel düşünceler ne medya ne sivil toplum ne insanlar vasıtasıyla kamuoyuna mal edilememektedir. Bakın işte fark Wikileaks belgeleri ile ilgili olarak Tunus'ta Devlet Başkanı Zeynelabidin Bin Ali'nin eşiyle ilgili, kendisiyle ilgili bazı yolsuzluk ifadeleri yer aldı, sokak gösterilerinde 67 kişi öldü, 23 yıldır Devlet Başkanı olan Zeynelabidin Bin Ali istifa etti ve ülkeyi terk etti.

Tek bir belgede ortaya çıkan bir yolsuzluk ifadesinin Tunus'ta ortaya çıkardığı tablo bu. Ama bakıyorsunuz Wikileaks belgelerinde Recep Tayyip ERDOĞAN'ın her seferinde uçağından asla inmeyen, özellikle ilk yıllarda, dostu Cihan KAMER'in Savk Elektrik adlı şirketine EPDK'dan onay verilerek İran'dan elektrik almasına yol açıldığı ifade edimleştir. Bu belgelerde mesela bu hiç yazılıp çizilmemiştir bile düzgün bir şekilde. Bir başka demokratik ülkede olsaydı hükümet sallanırdı, sadece böyle bir iddiayla. Veya Başbakan'ın Antalya Belediye Başkanı'ndan ricası üzerine tranvay hattı ihalesinin bir yakınına verilmiş olması yer aldı. Sadece bu iddia bile normal koşullarda hükümeti, Başbakan'ı zangır zangır sallaması gereken bir durumdur. Ama bunu bile kamuoyu, basın, insanlar bilemiyorlar, çünkü yeterince işlenmemelidir.

Başbakan'ın İsviçre'de 8 ayrı bankada hesabı olduğundan bahsedilmiştir. Bu iddiadan Başbakan cevap verinceye kadar basın bunu yazamamıştır bile. Bunun ötesinde Başbakan'ın Tüpraş satışından, 14.7'lik hissesinin Tüpraş'ın satılmasından menfaat sağladığı, çıkar sağladığı ifade edilmiştir. Sırf bu ifade bile hükümeti, Başbakan'ı zangır zangır aylarca sarsması gerekirken, yeterince ne basında ne bir başka yerde ne sivil toplum gündeminde bunu kimse duymamıştır, tartışmamıştır.

Uzatmak istemiyorum, çok sayıda belge, Türkiye ile Başbakan'la ilgili iddialar maalesef bu ülkede sümen altı olmuştur. Bunun en temel göstergesi şudur: Bu ülkede demokratik toplumun gereklilikleri tasfiye edilmiştir. Tasfiyeyi yapan iktidardır, tasfiyeyi gerçekleştiren Başbakan'dır.

 

 

 

              Abdüllatif ŞENER

TÜRKİYE PARTİSİ GENEL BAŞKANI

Son 10 basın açıklaması
Türkiye Partisi Turan Güneş Bulvarı No: 72 / 4 Çankaya, Ankara, T: (312) 440 72 04, bilgi@turkiyepartisi.org.tr İşbu sitenin tüm hakları saklıdır. © 2010 Türkiye Partisi
Web Tasarım