Türkiye Partisi 5. Olağan İl Kadın Kolları toplantısı 05 Mart 2011 tarihinde Türkiye Partisi Genel Merkezinde yapıldı.
Genel Başkanımız Abdüllatif ŞENER'in konuşması şöyle: "Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Bugün kadın kollarımızın il başkanları toplantısını yapıyoruz. Türkiye Partisi kadın kolları kurulduğu ilk günden itibaren inançla, sabırla, kararlılıkla, yılmadan, bıkmadan Türkiye davasının mücadelesini ortaya koymuştur. En verimli, en pozitif çalışmaları ortaya çıkarabilmek için çaba harcamıştır. Partimizde kadın kolları seçkin bir yer tutmuştur. Bundan dolayı hepinizi tebrik ediyor ve kutluyorum.
Son günlerde cereyan eden siyasi, sosyal, hukuki gelişmeleri birlikte değerlendirmeyi arzu ettik. Türkiye önemli günlerden geçiyor, önemli olaylar yaşıyoruz. Bu olayları Türkiye Partisi zaviyesinden, partimizin bakış açısından değerlendirmek ve yorumlamak zorundayız. Son birkaç gündür tutuklanan ve gözaltına alının gazeteciler gündemin bir numaralı maddesi haline gelmiştir. Hiçbir dava ülkeyi böylesine ayrıştırmadı.
Bildiğiniz gibi Ergenekon davası başladığından beri 18 operasyon yapılmış, 7210 sayfalık 15 iddianame hazırlanmış ve 318 sanık bu iddianamelerde yer almıştır. Gazeteciler gözaltına alınmış, tutuklanmış, bürokratlar, aydınlar, ülkenin değişik kesimlerini temsil eden kişiler hep bu davanın altında yer almıştır. İlk günden itibaren de bu dava etrafında farklı yorumlar ortaya çıkmıştır. Baştan sona düzmece bir davadır diyenler de var. Hayır, Türkiye normalleşiyor, demokratikleşiyor diyenler de var. İhtiyatlı bir üslupla farklı bir yorum biçimini benimseyenler de var. Öyle zannediyorum ki Cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir dava ülkede insanları, aydınları, partileri böylesine ayrıştırmamıştır. Kim nereden bakıyorsa, olayı ona göre yorumlamakta ve kendi zaviyesinden anlatmaya çalışmaktadır.
Son dalga gerçekten kamuoyunun dikkatlerini çok daha fazla bu dava üzerine çekmiştir. Şu ana kadar bu sürecin bir demokratikleşme süreci olduğunu, Türkiye'nin bağırsaklarını temizlemekte olduğunu iddia eden pek çok siyasi kimlik ve kişilik aynı zamanda gazeteciler, yazarlar ve aydınlar, bu son dalga ile görüşlerinde önemli bir ayarlama yapmak zorunda kalmışlardır. Yıllardır, birkaç yıldır en azından, dava ilk ortaya çıktığından beri sürekli bu davanın önemli olduğunu savunan isimler bile bugün farklı yorumlar yapmaya başlamışlardır. Gazeteler dün başka söylerken bugün kaygılarının ve endişelerinin arttığını yansıtmaya başlamışlardır. Baktığınız zaman manzaraya, gerçekten bu dönemin basın özgürlüğü adına, düşünce özgürlüğü adına, çağdaş değerler adına büyük yara almış bir dönem olduğunu gözlemlemekteyiz. 61 tutuklu gazetecinin bulunduğu, 2 bin gazetecinin yargılanmakta olduğu, 4 bin gazeteci hakkında soruşturma açılmış olduğu bir ortamı doğal karşılayamayız. Bu bir normal süreçtir diyemeyiz. Bu hukukun gereklerine göre devam eden bir yoldur diyemeyiz.
Onun için düne kadar bu davanın sonuna kadar üzerine gidilmelidir, Türkiye'de iyi şeyler oluyor diyen bazı gazeteler ve köşe yazarları artık olayı farklı görmeye başlamışlardır. Hatta onu bırakın, Başbakan'ın bile üslubu değişmiştir. Dün "bu davanın savcısıyım" diyen Başbakan, bugün, "ben savcı da değilim, hakim de değilim" demiştir. Dün niçin öyleydi, bugün niçin böyledir? Kamuoyu eğilimi, kamuoyundaki algılamalar değişmeye başlayınca, sürecin içinde bulunan siyasetçileri de bürokratları da, medyayı da kamuoyu olumsuz algılamaya başladı ve Başbakan hemen üslubunu değiştirme ihtiyacı hissetti. Ama ülkeyi yönetenlerin pragmatik eğilimler peşinde koşması, o ülkeye zarar verir.
Türkiye Partisi olarak ilk günden itibaren söylüyoruz. Biz çetelere karşıyız, mafyaya karşıyız, faili meçhullere karşıyız, darbelere karşıyız. Tam demokrasiden yanayız, sivil toplumdan yanayız. Siyaset sivilleştikçe, ülkede demokrasi kökleştikçe bu ülkenin mutlu olacağına, huzurlu olacağına, küresel rekabette başarılı olacağına inanıyoruz, bunun mücadelesini veriyoruz. Çağdaş demokratik değerler bu ülkede hakim olsun, bunu istiyoruz. Ama maalesef siyaset çoğu kez istikrarlı ve düzenli bir şekilde ilkelerin mücadelesini verme basiretini gösteremediği için ülkemiz bazen sağa, bazen sola savrulmaktadır. Başbakan'ın beyanlarındaki tutarsızlık da geleneksel siyasetin ülkemizi savurmasının bir son örneğini ifade etmektedir.
Değerli arkadaşlar, elbette terör, faili meçhul cinayetler, mafya, çeteler, darbeler bir ülkeyi geriye götüren, ülkede mutluluğu ve huzuru azaltan hatta tasfiye eden olaylardır. Tüm bunları ifade eden süreçlerin de siyasi iktidarlar tarafından doğru yönetilmesi gerekir. Ancak hem doğru yöneltilmesi hem de kamuoyuna yeterli bilginin verilmesi gereken süreçler olmasına rağmen, maalesef iktidar hem bu süreçleri yanlış yönetiyor hem de kamuoyu bilgisinden uzak tutmaktadır.
İmralı'da bir pazarlık bir görüşme süreci devam ediyor. Başlangıçta Başbakan bu görüşmeleri şiddetle reddetmiştir. "Hayır, dolaylı veya doğrudan hiçbir görüşmemiz yok" demiştir. Ama bugün görüyoruz ki aylardır Başbakan, hükümet temsilcileri vasıtasıyla İmralı'da görüşmelerini sürdürüyor. Artık bunun olmadığını söyleyecek kimse kalmamıştır. Sürekli açıklamalar yapılıyor, görüşmelerden bir sonuç edildiği veya edilmediğiyle ilgili. O halde bu ülkenin duyarlı insanları Başbakan'dan "ne görüşülüyor, şu ana kadar ne görüştünüz, hangi noktaya geldiniz diye bunun hesabını sorma hakkına sahip değil midir? Niçin duymazlıktan geliyor? Onun için biz Türkiye partisi olarak bu görüşmeleri, İmralı ile yapılan görüşmelerin şu ana kadar hangi vasıtalarla, ne zamandan beri, nasıl sürdürüldüğünün açıklanmasını istiyoruz.
Sürekli tek taraflı açıklamalar var. Örgütün yaptığı açıklamalar var. Kamuoyu bu açıklamalarla şekilleniyor. Bu açıklamalara göre yorumlar ve değerlendirmeler yapıyor. Eğer bunun bir tarafında devlet varsa, Başbakan varsa, temsilcileri varsa, nedir bu görüşme? Neler konuşuluyor, neler tartışılıyor, bunu açıklamak zorundadır. Biz tek taraflı bilgilenmek zorunda değiliz. Milli iradenin başbakanlık yetkisi verdiği ve sorumluluğu üstlenmiş kişiliğin, kimliğin, makamın ülke adına, devlet adına bu görüşmelerin seyrinin, iç yüzünün ne olduğunu kamuoyuna bildirme mecburiyeti vardır.
Kimler yürütüyor bu görüşmeleri? Tutanak tutuluyor mu, İmralı'da yapılan görüşmelerde tutanak tutuluyor mu? Bunun bildirilmesi lazım, açıklanması lazım. Eğer bu açıklamalar yapılmaz, sürekli tek taraflı açıklamaların baskısı altında kamuoyu bırakılırsa, oluşturduğu izlenim altında bırakılırsa kamuoyu, bu hükümet açısından, Başbakan açısından bir soruşturma konusudur. Onun için göreve davet ediyoruz herkesi. Ya süreci doğru edersiniz ya da idare edemeyeceğiniz süreçlerin içerisinde olmazsınız.
Bakın son gazetecilerin gözaltına alınmasıyla bağlantılı olarak da şunları ifade etmek istiyorum: Hukukla zulmetmek mümkündür. İnsanlık tarihi göstermiştir ki, zulümlerin en ağırı, en insafsızı hukukla zulümdür. Hukuk zulmetmek için yoktur, hukuk adalet için vardır. Onun için tüm hukuki süreçlerin adaleti ortaya çıkaracak şekilde işlemesi gerekmektedir. Çünkü hukuk herkese lazımdır. Hukuk sadece bana, size değil, hukuk bu ülkede yaşayan ve yaşayacak olan herkese lazımdır. Hukuk adına iddiada bulunanların da hukuk adına karar verenlerin de hukuka ihtiyacı vardır. Herkes muhtaçtır. Ama hukukun adaleti ortaya çıkaracak şekilde işlemesi, mutlak surette bir ihtiyaçtır.
Hukuk adamına göre işlemez. Yandaşlara göre farklı, karşıtlara göre farklı işlemez. Çünkü, adalet var olabilmek için herkese eşit noktada durmak zorundadır. Maalesef, bazı zihinlerde öylesine algılar üretilmiştir ki, "hukuk benim için işlediği zaman, benim lehime işlediği zaman bu adalettir, benim sevmediklerim ve düşmanlarıma karşı işlediği zaman aynı anlama gelmez" denmektedir. Böyle bir hukuk anlayışı olmaz. Herkes için eşit işlemesi lazım. İslam tarihinde, Türk tarihinde bunun yüzlerce örneği vardır. Peygamberimize itibarlı bir kişinin cezasının uygulanmaması için bütün ileri gelenler aracılık yapmışlardır. "Aman çok bilinen Arabistan'ın en güçlü kabilelerinden birine mensuptur. Bu ceza ona uygulanırsa o kabile incinir, bu ülkenin ileri gelenleri ondan rahatsız olurlar, bu cezanın ona uygulanmaması lazımdır" diye aracılık yaptıklarında, peygamberimizin onlara söylediği söz şudur: Sizden önceki topluluklar, adaleti güçlülere uygulamadılar, yoksullara uyguladılar. Yani bugüne uygulayacak olursak, adaleti yandaşlarına, adaletsizliği yandaş olmayanlara uyguladılar. Onun için helak oldular. Değil falan kabileden itibarlı bir kimse, bu suçu kendi kızım Fatıma işlemiş olsa onu da cezalandırırdım. İşte adaletin evrenselliği bu.
Tarih kitaplarında yazar, Hz. Ali ile bir Yahudi'nin kadı tarafından yargılandığını. Yine tarih kitapları yazar, Fatih Sultan Mehmet ile bir gayrimüslümin bir davadan dolayı yargılandığını ve de yargıçların halife ve padişah aleyhine karar verdiğini. Öyledir, anlatırız bunu. Ne oldu hafızalar, algılamalar, anlayışlar. Alt üst oldu. Herkes yandaş yargı istiyor, herkes. Adalet duygusu kimsede kalmadı mı? Adalet arayan kalmadı mı bu ülkede? Herkes yandaş yargı istiyor, iktidar yandaş yargı istiyor, muhalefet yandaş yargı istiyor. Adalet isteyen kalmamış, buharlaşmış. Böyle bir anlayış olmaz. Türkiye'nin bu kısır döngüden kurtulması lazımdır.
Hiç unutmam bir gazetecinin anlattığı bir hikaye vardı. Diyordu ki, Mardinli olduğu için, Mardin'de Midyat'ta eskiden Müslümanlar, Süryaniler, Yezidiler birlikte yaşarlardı. Aralarında kız alıp vermek hariç, çok iyi komşuluk yaparlardı. Dostlukları, ahbaplıkları çok iyiydi. Aralarındaki din farkı, birinin Müslüman, birinin Hıristiyan diğerinin Yezidi olması dostluklarına engel değildi. Geçmişte bir tarihte dedemin dedesi Hasan Hüseyin Bekro zamanında Midyat'ta bir ağa varmış diyor. Raşo ağa. Bu ağa zalim mi zalimmiş. Milletin malını, mülkünü gasp eder, her türlü zulmü yaparmış. Tabii bütün ağalar öyle değil, cömert ağalar da var. Ama bu Raşo ağa farklıymış. Herkesin malını gasp ettiği gibi bir milli araziyi de gasp etmiş, orayı bostan yapmış. Midyat'da üç ahbap varmış. Biri Müslümanmış adı Haso, biri Süryanişmiş adı Gebro, diğeri Yezidiymiş onun da adı Carcuro.
Bu üç ahbap dolaşırlarken ağanın milli araziden kapattığı bostanın oraya gelmişler. Şöyle bir içeri bakmışlar ki her taraf meyve sebze dolu. Demişler ki burası zaten milletin malıydı, ağa burayı kapatıp bostan yaptı ama bizim de hakkımız var. Şuradan girip de bir şeyler yesek bir mahsuru var mı? Bakmışlar ortada kimse yok, hadi dalalım demişler. Müslüman Hasso Karpuza saldırmış, Süryani Gebro kavuna saldırmış, Carcuro almış eline salatalığı. Daha ikinci lokma boğazlarından geçmeden birden bir nara işitmişler. "Sizi densizler" diye. Bir bakmışlar ki karşılarında Raşo ağa. Üçü de ağadan korkmuşlar. Ama Ağa da tereddüt etmiş, demiş ki kendi kendine, "Şu bostana yalnız gelecek zamanı buldum. Şimdi ben bunlara dersini vermeye kalksam, üçü bir araya gelse beni döver. Karışmasam, sesimi çıkarmasam bu sefer ağanın bostanını yağmalamak moda olur." O da öncekinden beter bir hal. Diğerlerini bırakmış, Yezidi'ye yaklaşmış. "Seni Yezidi seni" demiş, "Ulan Carcuro bu Hasso Müslüman kardeşimizdir, Allahımız kitabımız birdir, malım mülküm ona fedadır. Bu Süryani Gebro, o da İsa efendimizin ümmetindendir, ehli kitaptandır, onun kestiği bana helaldir, benim kestiğim ona helaldir, malım mülküm ona da feda olsun. Peki sen neyine güvendin de benim bostanıma girdin. Benim malımı, mülkümü yağmalamaya kalktın?" demiş.
Tabii Hasso ile Gebro içten içe sevinmeye başlamışlar, Ağa bize arka çıktı diye. Onlar rehavetteyken Ağa da yakalamış Carcuro'yu, "seni vicdansız, seni dinsiz, seni imansız" başlamış sağlı, sollu vurmaya. Ağa boylu poslu olduğu için döve döve pestilini çıkarmış, iki seksen yere yıkmış.
Daha sonra Gebro'ya yönelmiş. "Ulan Gebro, bak Hasso'ya bir şey demiyorum. O din kardeşimizdir, Müslümandır, Peygamberimiz birdir, kıblemiz birdir, malım mülküm ona helaldir" demiş. Hasso, "Ağa ne de olsa Müslüman, beni tuttu" derken, Ağa Gebro'ya devam etmiş: "Ulan Gebro, bir Allah'ı üç yaparsınız, İsa efendimize iftira atar Allah'ın oğlu dersiniz, sonra gelip benim bostanımı yağmalamaya kalkarsınız, bu ne vicdansızlık, bu ne insafsızlıktır" demiş. Ağa Gebro'ya da bir ton dayak atıp onu da iki seksen uzatmış.
Gebro'nun işi de bittikten sonra "Ulan Hasso, asıl ben seni gebertmeyeyim de kimi geberteyim. Öbürleri neyse, onlar haramı helali bilmezler. Sen bir de Müslüman geçinirsin, bir de helali haramı bilecek adamsın. Kendin geldiğin yetmiyor gibi bir de peşine bir Süryani ile bir Yezidi'yi takmış gelmiş benim bostanımı yağmalarsın ha. Seni geberteyim de gör" demiş. Bir ton dayak da Hasso'ya atıp onu da komaya sokup uzatmış.
Bir süre sonra köylüler üçünü de baygın halde görünce, alıp götürüp bir evde pansumanlarını yapmaya başlamışlar. Bir taraftan da köylüler soruyorlar, "üçünüz de babayiğit adamdınız, sizi bu hale kim getirdi?" diye soruyormuş. Diğerleri sesini çıkarmıyormuş, ama Müslüman Hasso ikide bir, "Yezidi'ye arka çıkacaktık. Yezidi'ye arka çıkacaktık" diyormuş.
Bakın hak, hukuk, adalet farklı bir şeydir. Adaletin seni, beni olmaz. Adaletin müslümi gayri müslümi olmaz. Adaletin kadını, erkeği olmaz. Adalet insan içindir, herkese lazımdır. Onun için yargı süreçlerinin birileri aleyhine, birileri lehine işlemesinden bir ülke için daha büyük felaket olamaz. Onun için herkesin aklını başına toplaması gerektiğine inanıyorum.
Bu süreçler, bu kadar gazetecinin, aydının tasfiye edildiği bu süreçler, ülkemiz açısından hiçbir anlam ifade etmiyor olabilir mi? Veya sadece bu ülkede bazı olumsuzlukların tasfiyesi anlamına gelebilir mi? Özgür düşüncenin bastırıldığı, gazetecilerin bir düşünceyi yazdıktan sonra kırk kez düşünmeden noktayı koyamadıkları bir ülke ve süreçler, bu ülkeyi iyiye taşıyor diye yorumlanabilir mi? Eleştirel düşüncenin yok edildiği, herkesin iktidara yaranmak için yarışa girdiği bir ortamı doğuran, adalet sürecidir, yargı sürecidir diye yorumlanabilir mi?
Bakın, demokratik toplumun gereklilikleri tasfiye ediliyor. Şu anda var olan şey budur. Eğer bir yargı süreci bir ülkede eleştirel düşünceyi yok etmeye yönelmişse doğrudan veya dolaylı olarak veya o yargı sürecinin etkisi, ülkedeki eleştirel düşünceyi yok ediyorsa, o yargı sürecinin etkisiyle muhalif düşünceler bastırılıyor ve yok ediliyorsa, o yargı sürecinin etkisiyle, gazeteciler yazdıkları bir cümleyi 40 kez düşündükten sonra noktayı koyuyorlarsa, o ülkede demokratik toplumun gereklilikleriyle ilgili sorunlar oluşturulmaya başlanmış demektir. Bir süreç düşünün ki, bu süreç demokratik toplumun gerekliliklerini tasfiye ediyor. Böyle bir ortam yaşadığınız zaman, topyekün bu sürecin tamamı, kendisi yargılanması gereken bir süreç haline gelir.
Bu sürecin doğrudan veya dolaylı içinde olan Başbakan, milletvekilleri, bürokratlar, medya mensubu olanlar, aydınlar süreci besleyen, hatta yargı mensupları, yargılanması gereken fotoğrafın içine yerleşmiş olurlar. Olmaz böyle bir şey. Özgürce insanlar konuşamıyor, eleştiremiyor, tenkit yapamıyor. Sivil toplum kuruluşları bitmiştir. Bir ülkede sivil toplum bitmişse, demokrasi bitmiş demektir. Özgür basın bitmiştir. Bir ülkede özgür basın bitmişse, demokrasi bitmiş demektir.
Tüm bu süreçlerin, derin devleti tasfiye ederken ortaya nasıl bir yeni derin devlet çıkardığını da sorgulamak zorundayız. Evet bazılarının bakış açısına göre derin devleti tasfiye eden bir süreç bu. Ama baktığınız zaman, ortada yeni derin bağlantıların var olduğunu da ister istemez görüyorsunuz. Nedir derin devlet? Bana göre derin devlet, kamu gücünü ve yeri geldiğinde hukuku kullanarak çağdaş demokratik değerleri ve insan haklarını ihlal ederek zulüm yapan bir örgütlenme demektir. Eğer ülkede çağdaş demokratik değerlerde, insan haklarında ihlaller kamu gücü kullanarak, hukukun gücü de dahil, meydana getiriliyorsa ve bir zulüm inşa ediliyorsa işte bu derin devlettir. Derin devlet dediğimiz şey bu. İnsan hakları ihlalleri hep b u yapılar altından çıkar.
Benim gördüğüm kadarıyla ortada farklı bir durum var. Belki derin devlet yenileniyor. Yaşadığımız süreçler gösteriyor ki tasfiye edilen derin devletin yerine, derin Dünya Devletinin Türkiye şubesi kuruluyor. Yaşadığımız olayların küresel güçlerin etkileriyle bağlantılarıyla ortaya çıkmadığını, inşa edilmediğini kimse söyleyemez.
Biz Türkiye Partisi olarak tam demokratik bir ülke istiyoruz. Bunun mücadelesini veriyoruz. Biz Türkiye Partisi olarak sivil siyasetten yanayız, hukuk devletinden yanayız, bunun mücadelesini veriyoruz. Kötü günlerin gelip geçici olduğuna inanıyoruz" dedi.
Haber Tarihi: 05.03.2011 / 19:00:18